Neden WordPress ?

Evet wordpress bilindiği gibi internet ortamında en çok kullanılan blog sistemlerinden birisi. 2003 yılından itibaren internet aleminde bulunan bu hızlı ve gelişmiş uygulama o kadar çok avantaja sahip ki…Kişisel bloglar için daha elverişli olan bu sistem yeni başlayanlar için adeta biçilmiş kaftan. Hiç kodlama bilmeyenlerin bile bir web günlüğü oluşturmasına ve makale ve güncelerini yazmasına imkan sağlayan wordpress kodlama bilen birinin elinde her türlü değişimi hazır kullanıcı dostu bir uygulama.

Peki nedir bu scriptin avantajları? Ben niçin wordpress kullanmalıyım?

Günümüzde birçok web sitesi google’da yapılan arama sorgularında ilk sayfada çıkma amacı içindedir. Buda önemli ölçüde web sayfasının search engine optimization ayarlarına bağlıdır. Birçok site seo denilen bu ayarları yaptırmak için ciddi sayılabilecek bir miktarda ücret ödemektedir. Eğer wordpress kullanırsanız böyle bir külfetten kurtulursunuz. Çünkü wordpress seo göz önüne alınarak üretilmiştir. Etiket sistemine hastayım özellikle. Ziyaretçilerimin hiç azımsanmayacak kısmını etiketler üzerinden alıyorum. Bir ara google artık etiketleri indexlemeyecek dense de hala indeksliyor. Ayrıca bir çok seo eklentisi ile sitenizi google aramalarında çok iyi bir konuma getirebiliyorsunuz. Google forum sitelerindense wordpress ile oluşturulmuş web günlüklerini daha çok seviyor.

Google İndex: Hemen hemen her site ziyaretçilerinin büyük bir kısmını google aramaları üzerinden almaktadır. Yazılarınız ne kadar kısa sürede indexlenirse o kadar çok ziyaretçi potansiyeline sahip olursunuz. Evet wordpress diğer sistemlere göre gerekli seo ayarları yapıldıktan sonra daha çabuk indexleniyor. Ayrıca özgün yazılar yazarak blogunuzun hem indexlenmesi hemde sürekli arama botlarının sitenizde kalmasını sağlayabilirsiniz.Böylelikle sitenizin pagerank değerini kolaylıkla yükseltme imkanına kavuşabilirsiniz.

İşlevsellik: Kodlama bilen birinin elinde haber, oyun, video sitelerinin altyapısı haline gelebilir.

Tema Desteği: Tema yapacak kadar bilgisi olmayanların kullanımına sunulmuş sayısız tema desteği var.

Eklenti Desteği: WordPressi çok cazip hale getiren bir sebep. Az önce bahsettiğim gibi sisteminize para ile yaptırabileceğiniz bir çok değişikliği bir eklenti ile ücretsiz bir şekilde yapabilirsiniz. (Ör: seo plugini sayesinde bir tıklama ile sitenizin seo ayarlarını yapabilirsiniz, hemde hiç kodlama bilmeden.)

Güvenlik: Siz elinizi sürmeden yeni güncellemeleri kendi almakta, siteniz kendi kendini güncellemektedir. Güvenlik açığı tespit edilirse güncelleme yayınlanır, sitenizde kendini günceller.

Herşeyden önce ücretsiz: Evet wordpressi hiçbir ücret ödemeden sunucunuza yükleyip kullanabilirsiniz, geliştirebilirsiniz, lisansı için herhangi bir ücret ödemezsiniz.

Ayrıca:

  • Kullanımı kolay web arabirimi sayesinde kolay blog yazımı
  • Yazıların kategorilere ayrılıp arşivlenebilmesi
  • Yazılarınızın aylara göre arşivlenebilmesi
  • Yorum ve geri besleme araçları
  • Hızlı ve kolay kurulum
  • Rss desteği

Vb… daha sayamadığım birçok sebepten dolayı wordpress diğer sistemlere göre tercih sebebidir.

Bükreş Antlaşması – 28 Mayıs 1812

Bükreş Antlaşması 28 Mayıs 1812 tarihinde Osmanlı Devleti ve Rusya arasında bugünkü Romanya’nın Bükreş şehrinde imzalanmış bir barış antlaşmasıdır. 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı’nı sona erdirmiştir.

Sultan II. Mahmut 1808 yılında tahta geçtiği zaman, Osmanlı Devleti ile Rusya arasında 1806 yılında başlamış olan savaş devam etmekteydi. Birleşik Krallık (İngiltere) ile 1809’da yapılan antlaşma sonucu Rus İmparatorluğu ile savaşa devam kararı alındı. Rus İmparatorluğu’nun Fransa ile olan sorunları, Osmanlı Devleti ordularının yıllarca süren savaştan yorgun düşmesi yüzünden iki devlet de 1812 yılında barış imzalamaya mecbur kaldılar.

28 Mayıs 1812 tarihinde imzalanan Bükreş Antlaşmasının önemli şartları şunlardır:

  • Rusya, Eflak ve Boğdan’dan çekilecek, Besarabya bölgesi ise Ruslara bırakılacak.
  • Osmanlılar Bosna ve Eflak’dan 2 yıl vergi almayacak.
  • Sırplar kendi içlerinde serbest kalacak.
  • Tuna nehrinde hem Osmanlı hem de Rus gemileri serbestçe dolaşabilecek. Prut ve Tuna nehirlerinin sol sahilleri iki ülke arasında sınır kabul edilecek.
  • Anapa kalesi ile birlikte, kuzeyde Kuban Irmağı ağzından güneyde Bzıb Irmağı ağzına değin uzanan Karadeniz kıyı kontrolu Osmanlılara, Bzıb Irmağından güneydeki Rion Irmağına değin Karadeniz kıyılarının kontrolü de Ruslara bırakıldı.

Alıntıdır.

Niğde Üniversitesi Öğrencisi Olmak

Hiçbir üniversitede olamayacağı kadar yakın olursunuz Profesörlere ve odalarına gidip birebir konuşma imkanı bulursunuz. Eğitimi kalitelidir ve hocaları son derece anlayışlıdır. Mühendislik fakültesinde projeleri ses getiren çalışkan ve başarılı öğretim üyeleri vardır. Eğitim Fakültesi akademik kadro açısından oldukça zengindir. Derdinizi adam akıllı anlattığınızda halledemeyeceğiniz bir mesele yoktur. Şehrin bir ucundan bir ucuna en fazla 10 dk da ulaşabilirsiniz. Ulaşım sorununuz yoktur. Bayramda, tatillerde geçiş güzergahı üzerindeki Niğde’den hemen hemen her ile kolaylıkla bilet bulabilirsiniz.
Geçme notunun 70 olması sizi korkutmasın. Diğer Üniversitelerde çok zor alınan 70, Niğde Üniversitesi’nde birazcık gayretle kolaylıkla alınabilir. Öğrenci kulüpleri biz mezun olurken yeni yeni çalışmaya ve güzel işler yapmaya başlamıştı. Gerçekten panel,konferans ve seminerlerini severek dinlediğim çok zaman oldu. Güzel isimler gelir . Alanına hakim hocaları üniversitenizde sıklıkla görebilirsiniz.
Bahar şenliklerine oldukça ünlü ve revaçta olan isimler gelir. Çevre illerdeki büyük üniversitelerden otobüsle Niğde Üniversitesi Bahar Şenliklerine gelindiğini görmüştüm. Bu durum beni etkilemişti. Sessiz sedasız bir kampüs yaşamı vardır. Ben hiç kavga-dövüş görmedim 6 yıl okuduğum halde. Eğlenmek istiyorsanız işte orada sınırlı sayıda bir seçeneğiniz var. En fazla canlı müzik. Eğlence amaçlı çok fazla gidilip gezilecek yeri yok.(zaten eğlenmeye değil okumaya gittiğiniz için problem yok). Haricinde Adana, Mersin, Kayseri, Konya gibi büyük illere yakındır, hafta sonu bir araçla gidip gezip gelebilirsiniz. Ancak büyük şehirlerdeki pahalılık Niğde için söz konusu değildir. Her şeyden önce güzel dostluklar kurmak için her türlü imkan ayaklarınızın altındadır.
Ve daha sayamadığım bir çok sebepten dolayı: Niğde Üniversitesi öğrencisi olmak gerçekten de güzel bir duygu. Mezun olunca anlıyor insan. Güle oynaya okuyun ve her gününüzün tadını çıkarmaya bakın. 😉

Küreselleşme Sürecinde Türk Dünyası’nın Meseleleri

Prof. Dr. Remzi KILIÇ*

Özet:

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bağımsızlığına kavuşan Türk dünyasında kurulan Türk Cumhuriyetleri, bu devletler ve diğer Türk toplulukları ile bölgede bulunan devletler ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bu ülkeler ile ilişkileri hangi düzeyde, ortaya çıkan meseleler ve çözümleri, bu uğurda yapılan çalışmalar, gündeme gelen görüşler, öneriler hakkında yapılan değerlendirmelere yer verilmiştir. Küreselleşme sürecinde Türk dünyasında, kültürel, sosyal, bilimsel ve siyasî açıdan çeşitli alanlarda yapılan faaliyetler ve gelişmeler irdelenmiştir.

Giriş:
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, ABD kendisini tek başına küreselleşmenin öncüsü ilan ederek ortaya çıkmıştır. İngiltere ve diğer Batı Avrupa ülkeleri ise bu oluşumu destekleyerek takibe koyuldular. Kısaca güçler dengesi değişerek tek boyutluluk kazanmıştır. Amerika Birleşik Devletleri, gelinen noktada dünyanın en güçlü ekonomisi, teknolojisi ve siyasal gücüne sahip, global ve küresel oluşumları ve projeleri yönlendiren ülke konumuna geçmiştir. Bu durumda Türkler ve Türk dünyası nasıl hareket etmelidir. Avrasya toplulukları nasıl bir yol ve siyaset tabip edebilir.

Sovyetler Birliği’nin 1990-1991 yıllarında dağılma sürecine girmesiyle birlikte, diğer topluluklar gibi, Türk toplulukları da bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Başta, Kazakistan Cumhuriyeti olmak üzere, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan Türk Cumhuriyetleri ve birçok muhtar ve özerk Türk toplulukları ortaya çıkmıştır. Bu Türk Cumhuriyetleri ve Türk topluluklarının bağımsızlıklarına kavuşmaları, Türkiye Cumhuriyeti devleti ve Türk halkı tarafından son derece olumlu karşılanmıştır.
Bilhassa, Türk devlet ve bilim adamları, Türk dünyasındaki bağımsızlık gelişmelerini ve soydaş toplulukların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesini öteden beri arzu etmekteydiler. Gazi Mustafa Kemal’in Türk dünyası hakkında beyan ve işaret ettiği hususlar, Türkiye’de ve Türk dünyasında Türk aydınları tarafından bilinmekteydi. Türk bilim dünyası, hem Türkiye Cumhuriyeti devleti her türlü emperyalizmden uzak, bağımsız millî bir devlet olarak yaşamalıdır, hem de Sovyet-Rusya’daki soydaşlarımız başta olmak üzere, bütün dünya Türkleri, hür ve bağımsız bir şekilde varlığını sürdürmelidir, anlayışı içerisinde hareket etmişlerdir.
Ancak, dünyanın en büyük kara devleti olan Sovyet-Rusya, 1970-1980 yıllarına gelindiğinde’ kıtalar arası güdümlü füzeleri, zırhlı mekanize orduları, nükleer silah depoları, hava filoları, her denize bayrak gönderen donanmaları ile süper bir askeri gücü temsil etmekteydi . Sovyet-Rusya hegemonyası altında tuttuğu başta Türkler olmak üzere, bütün unsurları veya çeşitli halkları, her konuda kontrol yada baskı altında bulunduruyordu. Nitekim, Sovyet Sosyalist rejimi ancak yetmiş yıl kadar devam edebilmiştir. Sovyet-Rusya Gorbaçov ile birlikte uygulamaya koyduğu ‘prestroika ve glastnost’ politikasıyla dağılma sürecini yaşamıştır. Tabi ki, bu hadiseler durup dururken ve kolayca kendiliğinden gerçekleşmemiştir. Bu hadiselerin pek çok iç ve dış sebepleri vardır.
Ruslar, küreselleşme bağlamında ‘Bağımsız Devletler Topluluğu’ adı altında, Avrasya’da yine de güç ve hakimiyetlerini ortaya koymuş, çağın şartlarına uygun olarak Türk Cumhuriyetleri başta olmak üzere, Sovyet-Rusya’dan ayrılan diğer topluluk ve halkları örgütleme başarısını göstermişlerdir. Ruslar, Rusya Federasyonu adı altında kurdukları devlet ile hala Avrasya’nın en büyük topraklarına sahip, yaklaşık olarak 170 milyon nüfuslu, nükleer gücü olan, birçok doğal kaynaklara hükmeden bir devlettir. Rusların ayrıca yüzyılları aşan, farklı milletleri kendi sömürge faaliyetleri ile kontrol altında tutabilme deneyimleri de göz ardı edilmemelidir.
Türk dünyası ile ilgili olarak, Türkiye’de ve Türkistan sahasında kurulan cumhuriyetlerin bilgeleri başta olmak üzere, Türk dünyasının her tarafından Türk aydınları, düşünürleri, bilim insanları, siyasetçileri ve eğitimcileri, son çeyrek asır içerisinde, Türklüğe dair yüzlerce kitap, makale, araştırma, dil çalışmaları, projeler yapmış ve yazmışlardır. Siyaset adamları, akademisyenler, gençlik teşkilatları, iş adamları ve eğitimciler, birçok toplantılar, kurultaylar, konferanslar, sempozyumlar yaparak, yaklaşık 250 milyon Türkçe konuşan insanın, Türk halklarının dost ve kardeşliğini artırmayı amaçlamaktadırlar. Türkler milletler mücadelesinde, mazlum milletlere, düşkün ve yoksul halklara, tarihleri boyunca kol kanat germiş, onları korumuş, asla köle muamelesi yapmamıştır. Bu gibi nedenler ile Türklük ulu çınarı hiç yıkılmamış, hep var ola gelmiştir. Türk aydınları ve bilgeleri, Türk milletinin evlatlarına daima yol göstericilik, rehberlik yapmışlardır. Türk Milleti, tarihi boyunca kurmuş olduğu devletli yapı içerisinde, birçok halkı etrafında barındırmış, felakete uğrayanları bünyesinde korumuştur.
Sovyet-Rusya’nın dağılma hadisesinden çok daha evvel, Atatürk’ten itibaren, Türkiye’de Türklük şuuru ve Türk milliyetçiliği çok kuvvetli ve güçlü tutulmuştur. Bunun fevkalade güzel sonuçları artık alınmaktadır. Bugün özellikle Türk siyasetçileri, neden üzerlerine ölü toprağı serpilmiş gibi, çok ciddi gelişmeler karşısında sesiz yada sakin, hatta çoğu zaman duyarsız kalmaktadırlar? Bir zamanlar uğrunda ölümüne mücadele yapılan, hürriyetleri savunulan Türk toplulukları hürriyetlerini ve bağımsızlıklarını kazandılar. Bu süreçte Türk aydınları daha duyarlı ve sorumlu hareket etmelidir.
Türk dünyası temsilcilerini ilmî, kültürel, sağlık, eğitim ve ekonomik amaçlı toplantılarda kendi bayrakları altında görmek ve Türklüğü burada kaynaştırmak, dostluğa ve kardeşliğe yönelik çağrıları sürdürmek, kalıcı hale getirilmelidir. Niçin Türk aydınları, Türk dünyasına yönelik, eğitim, ekonomik ve ticari işbirliği, kalkınma ve gelişme, kültürel faaliyetler alanında zayıf ve etkisiz kalmaktadırlar? Bunlar üzerinde düşünülmesi gereken ve cevap arayan sorulardır.
Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan ve Türkmenistan başta olmak üzere, buralarda Türklük ve Türkiye adına uğraşan, Turan Yazgan, Namık Kemal Zeybek, Ümit Özdağ, Özcan Yeniçeri, Mümin Köksoy, Mustafa Erdem gibi şahsiyetlerin dışında, çok az sayıda insanımızın sosyal ve kültürel konularda faaliyet göstermekte olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Kırgızistan’da Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi, Uluslararası Atatürk Alatoo Üniversitesi ve Kazakistan’da Kazakistan-Türkiye Ahmet Yesevî Üniversitesi gibi, önemli ilmî merkezleri ve buralarda çalışan fedâkar Türk akademisyenleri ve eğitim veren okulları, Türklüğe hizmetleri bakımından tebrik etmek gerekir. Türk dünyasına yönelik faaliyetler genel anlamda yetersizdir.

Küreselleşme Sürecinde Türk Birliği’ne Doğru Gündemdeki Meseleler:
Bugün Bağımsız Türk Cumhuriyetleri’nin küreselleşme karşısında karşılaştıkları bazı önemli meseleler vardır. Bunların başlıcaları: Siyâsî, Askerî, Ekonomik, Kültürel, Dinî, Eğitim, Kalkınma, İşbirliği, Çevre meseleleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu meselelerin yanında birçok tâli konular da bulunmaktadır. Araştırmamız içerisinde bütün bunları birlikte değerlendirmek ve iç içe girmiş konuları bir arada sunmak istiyoruz.
‘Türk Devletleri Birliği’ oluşumu için, önce bu anlayışın akıl ve mantık yoluyla kabul edilebilecek somut deliller ve fikrî alt yapı ile ortaya konulması gerekir. Bu bağlamda verilecek örnekler ve uygulanacak projeler çok önemlidir. Bu konuda birçok Türk akademisyen ve araştırmacı eser ve makaleler yazmışlardır . Ayrıca, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, TİKA, TİSAV, AYSAM, ASAM, TUSAM gibi merkezler, Bilig, Bilge, Türk Yurdu, 2023, Asya Avrupa Dergisi, Siyaset ve Toplum, Türkiye’de ve Türk dünyasında etkin faaliyetleri ile yararlı olan kuruluşlar ve yayınlardır.
Bugün Amerika kıtasında, Amerika Birleşik Devletleri yaklaşık olarak 9.315.000 km kare yüzölçüm üzerinde 300 milyon nüfusla dünyanın en büyük ekonomik ve siyasi gücü olarak bulunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri 50 eyaletten oluşmuş, dünya ekonomisinin %33’ünü elinde bulunduran küresel bir güçtür. Avrupa kıtasında, Avrupa Birliği yaklaşık olarak 9.500.000 km kare yüzölçüm üzerinde 490 milyon nüfusla dünyanın ikinci büyük ekonomik ve siyasi gücüdür. Avrupa Birliği elli yıldır kurulmakta olan bugün itibariyle 25 üye ülkeden oluşan ve dünya ekonomisinin % 28’ini elinde tutan küresel bir güçtür. Avrupa Birliği üyesi ülkeler, Amerika Birleşik Devletleri gibi, tek ekonomi, tek para birimi, tek ordu, tek meclis, tek hukuk vs. olma yolunda yoğun çaba içerisindedir.
Öte tarafta Çin Halk Cumhuriyeti, yaklaşık olarak 9.516.000 km kare yüzölçüm üzerinde 1 milyar 400 milyon nüfusu ile Asya’da Türklüğü ve insanlığı tehdit eden bir siyasi ve ekonomik güç durumundadır. Asya’da her üç insandan biri, dünyada her beş insandan biri Çinlidir. Yine Asya’da Hindistan yaklaşık 4.500.000 km kare yüzölçümü ve 1 milyar 150 milyon nüfusu ile önemli bir bölgesel ekonomik ve siyasi güç durumundadır. Bunların dışında Arap dünyası II. dünya savaşından sonra İngilizler başta olmak üzere batılılar tarafından sömürge için dahi kurulmuş ve desteklenmiş olsalar bile, gelinen noktada Arap Birliği’ni kurmuşlardır ve Arap Birliği’ne üye elli civarında Arap devleti bulunmaktadır.
Bütün bu gelişmeler dünyamızda ortada iken, yer yüzünün en eski milletlerinden olan ve en çok devlet kurmuş bulunan, en kudretli ordular ve geniş sahalara hükmeden devletler ile yüzyıllar boyuca bağımsızlığını hiç kaybetmeyen Türk milleti, niçin XXI. yüzyılda bir Türk Birliği kuramasın? Tanrı dağlarından Tuna boylarına kadar on milyonlarca km karelik sahalarda yaşayan ve 250 milyon nüfusu bulan Türkler, yer altı ve yer üstü zenginlikleri ile enerji kaynakları, yetişmiş insan güçleri, tarihi birikimleri, jeopolitik ve jeostratejik konumları ve kurulmuş bağımsız Türk Cumhuriyetleri ile gecikmiş olan Türk Birliği’ni derhal gerçekleştirmelidir. Adı’ Türk Birliği, Türk Devletleri Topluluğu, Asya Türk Devletleri, Türk Dünyası Devletleri, Asya Devletleri Birliği, Avrasya Türk Devletleri vb. olabilir. Adı ne olursa, nasıl uygun görülürse, fark etmez öyle olsun, ama mutlaka bir Türk Devletleri Birliği kurulmalıdır. Bu hususta Türk milleti her zaman öncüler, bilgeler, önderler çıkarmıştır. İşbirliğine ve güç birliğine her hususta hazır olmalıyız.

18 Şubat 2005 tarihinde Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in’ ‘Bizim ekonomik çıkarlarımız tarihi-kültürel köklerimiz, ekolojik sorunlarımız, dış tehditlerimiz ortaktır. Yeni bir imparatorluk bekleyemeyiz. Dünya ekonomisine sonuna kadar hammadde sağlayan ülke olmak konumundan çıkmak için Orta Asya Bölgesinin somut entegrasyon sürecini başlatmamız gerekir. Ancak bu şekilde bölgemiz dünyada itibar ve saygın bir konum elde edebilir. Ancak bu şekilde kendi güvenliğimizi temin edebiliriz. Köktencilik ve terörizm ile etkin bir şekilde mücadele edebiliriz. Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan arasında Orta Asya Devletler Birliği’ni kurmayı teklif ediyorum. Sıkı ekonomik entegrasyonu başlatmalıyız. Ortak Pazar ve ortak para birimine doğru ilerlemeliyiz’ , görüş ve teklifini olumlu bulmaktayız. Bu düşünce Türkistan’da bulunan Türk toplulukları ve Türk devletleri açısından olduğu kadar Türkiye içinde son derece önemlidir.
‘Tek ekonomik saha kurmaya yönelik Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan arasındaki, Orta Asya üçlü ittifakın oluşması sürecine Nazarbayev büyük katkı sağlamıştır. 1994’te Ruble bölgesinin kaldırılmasından sonra ilk önce Kazakistan ve Özbekistan’da tek bir ekonomik bölge yaratma çabasına girişildi ve 10 Ocak 1994’te iki ülke arasında gümrük sınırlarının kaldırılmasına ilişkin anlaşma imzalandı. Daha sonra bu anlaşmaya Kırgızistan’da katıldı. Kırgızistan’ın Çolpan Ata kentinde bir araya gelen Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan devlet başkanları ülkeleri arasında ekonomik işbirliğinin sağlamlaştırılması amacıyla ‘üçlü ittifak’ olarak adlandırılan aralarında tek ekonomik bölge kurulmasına ilişkin anlaşmayı imzaladılar. Bütün bunlar küresel anlamda Avrasya Birliği’ne, bölgesel anlamda da Orta Asya Devletler Birliği’ne giden yolun aşamalarıdır’ .

Nazarbayev’in bu görüşü dünya siyasetini ve tarihini çok iyi bilen bir lider olduğunu göstermektedir. Burada Özbekistan gerçeğine dikkat etmek gerekir. Çünkü Özbekistan 26 milyon nüfusu, Aral Gölü’ne dökülen Ceyhun ve Seyhun nehirleri arasında, Arap kaynaklarının Maveraünnehir diye adlandırdıkları, Batı Türkistan sahasında hem tarihi bakımdan çok önemli ve stratejik, hem de coğrafyası bakımından verimli bir bölgede bulunmaktadır. Uluğ Türkistan’ın kalbi durumundadır. Tarihte birçok Türk devleti bu bölgeden çıkmıştır. Özbekistan’ın Türk dünyasındaki tarihî ve jeopolitik önemi unutulmamalıdır.
Ayrıca Türkmenistan, Kazakistan ve Kırgızistan toprakları, Türk tarihinin ve Türk adı ve kültürünün binlerce yıldan beri doğduğu, geliştiği ve yayılıp, beslendiği merkezlerdir. Azerbaycan Cumhuriyeti ise XX. asrın başından itibaren Türklük düşüncesinin Türk dünyasında en güçlü olduğu merkezdir. Azerbaycan M.Ö. VII. asırda Saka-İskit hakanı Alper Tunga’dan bu tarafa Türklükle meskun stratejik bir bölgedir. Bugün Türkistan topraklarının önemli bir sahası da hala Çinlilerin işgalinde bulunan Doğu Türkistan’dır. Bütün bir Türk dünyasının her türlü imkanlarını ve zengin kaynaklarını sayıp dökmeye gerek yoktur.

Türkistan ve Kafkasya coğrafyasında Sovyetlerin dağılmasından sonra eski Sovyet alanı diyebileceğimiz saha, bölgesel ve bölge dışı güçlerin aktif rekabet alanına dönüşmüştür. ‘İlk küresel imparatorluk’ kurmanın peşinde olan ABD, bölgesel güçleri sınırlandırma ve engelleme çabası içerisindedir. ABD’nin bölgesel güçlerle çekiştiği bölgelerden biri olan Orta Asya, krıtik bir dönemden geçmektedir. Afganistan operasyonu bahanesiyle Orta Asya’ya yerleşen ABD, ülkelerin iç siyasetinde otoriter rejimlerin oluşturduğu statükoyu bozmakta ve çalkantılara sebep olmaktadır.
Avrasya bölgesi, başta ABD, Çin ve Rusya Federasyonu arasında büyük bir mücadele sahası haline gelmiştir. Bu mücadele bölge ülkelerinin demokratikleşme, istikrar ve barış içerisinde kalkınmalarını engellemektedir. Bölge ülkeleri ya zengin petrol ve doğalgaz kaynakları, yada bu zenginlikler kadar önemli olan stratejik konumları yüzünden bölgesel ve küresel güçlerin hedefi olmaktadırlar. B. Clinton ‘XXI. yüzyılda ABD’nin en önemli stratejik görevi Avrasya bölgesinde stratejik bir blok kurulmasına engel olmaktır’ demektedir. ABD’li Geral Robins ise ‘İpek boru hatlarını kontrol eden dünyayı da kontrol edecektir’ tespitinde bulunmaktadır .

Eski Sovyet coğrafyasında bir tarafta ABD’nin desteklediği GUAM (Gürcistan, Ukrayna, Azerbaycan, Moldova), diğer taraftan Avrasya Ekonomik Topluluğu (Rusya, Beyaz Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan) ve Kollektif Güvenlik Anlaşması Teşkilatı’nın (Rusya, Beyaz Rusya, Ermenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan) bulunduğu bloklaşma süreci keskinleşirken, denge politikasını yürütmeye çalışanlar tek tek seçimini yapmaya zorlanmaktadır. Bu durumda Özbekistan Rusya’ya yaklaşırken, Türkmenistan ‘bağlantısız’ konumunu terk mi edecektir?
Bir tarafta ise Orta Asya’da etkinliğini korumaya çalışan Rusya, Kolektif Güvenlik Anlaşması Teşkilatı’nı (KGAT) ve Şangay İşbirliği Örgütü’nü (ŞİÖ) kullanmaktadır. ŞİÖ aynı zamanda Çin’in Orta Asya politikası açısından önemli bir örgüttür. ŞİÖ, ABD’nin demokrasi ihraç faaliyetlerine ve Orta Asya’daki askeri varlığına Rusya ve Çin’in tepkilerini dile getirdikleri bir platform haline gelmiştir. 5 Temmuz 2005 tarihinde yapılan Şangay İşbirliği Örgütü zirvesinde imzalanan deklarasyon Avrasya ülkelerinin, bölgelerinde hegemon istemediklerinin açık beyanlarıyla doludur. Deklarasyonda, ABD’nin Kırgızistan ve Özbekistan’dan ne zaman askerlerini çekeceğine dair bir cevap vermesi talep edilmiştir . Kazakistan, Rusya Federasyonu, Ukrayna ve Belarusya 7 Mayıs 2003 tarihinde aralarında serbest ekonomik organizasyonun kurulması konusunda görüş birliğine vardılar. Rus Gasprom şirketi, Kazakistan’ın petrol ve doğalgaz şirketi ile anlaşarak, 21 Temmuz 2003’de Orta Asya doğalgazının Avrupa pazarlarına etkin bir şekilde ulaştırılması için işbirliği kararı aldı .
Önemli jeopolitik konuma ve zengin doğal kaynaklara sahip olan Orta Asya ülkeleri açısından, kendilerini bölge dışı güçlere karşı korumalarının ve genel olarak güvenliklerini sağlamalarının en etkin yolu bir birlik oluşturmalarından geçmektedir. Orta Asya Birliği bu açıdan ele alınmalıdır. Halbuki, Orta Asya birlikteliği hep AB örneğinden yola çıkılarak yapılmaktadır. Uzmanlara göre, Orta Asya’da entegrasyonun yolu ortak pazardan geçmektedir. Şüphesiz bir birlik için ekonomik entegrasyon şarttır. Bir diğer acil ihtiyaç ise güvenliktir. Orta Asya güvenliğinin sağlanması açısından Türkistan coğrafyasının bir bütün olarak ele alınması gerekmektedir. Bu açıdan Orta Asya devletlerinin Afganistan’daki Türklerle, Rusya’nın Kazakistan’a sınır bölgelerinde yaşayan bütün Türklerle, Tataristan ve Başkurdistan cumhuriyetleriyle, Orta Asya ile Çin’in sınır olduğu bölgede bulunan Doğu Türkistan Türkleriyle başta kültür alanında olmak üzere ilişkileri geliştirmeleri gerekmektedir.

Doğu Türkistan ve Orta Asya devletleri arasındaki işbirliği çok mühimdir. Ancak Uygur Türkleri ile Orta Asya Türklerinin ilişkilerine Çin’in izin vermeyeceği bilinmelidir. Buna karşı Türklerin kader birliği fikrî bilincini yaymak gerekir. Türk Birliği sürecinde öne çıkarılması gereken önemli bir unsur da Türk kimliğidir. Şüphesiz ortak kimlik konusunda Türkistan coğrafyasında çok güçlü bir potansiyel bulunmaktadır. Ancak bu potansiyelin harekete geçirilmesi için planlı ve koordineli çabalar gerekmektedir .
Avrasya halkları arasında XX. yüzyılda Avrupa’da yaşanan savaşlara benzer savaşlar olmamıştır. Mesela Türkler ile Ruslar en son 1917’de savaşmışlardır. Türkiye ile İran 350 yıldır birbirleriyle barış içinde yaşamaktadır. Rusların diğer Avrasya halkları üzerinde kurduğu kolonyalist imparatorluk çökeli on dört yıl olmuştur. Bu zaman içerisinde Moskova ile Orta Asya’nın başkentleri arasında karşılıklı eşitliğe dayalı bir ilişki modeli kurulması için gereken ön şartlar oluşmuştur. Bölge halklarının etkin bir ekonomik işbirliğini gerçekleştirmeleri için oluşturulmuş olan Karadeniz Ekonomik İşbirliği ve ECO kuruluşları genişletilip, birleştirilerek, bir Avrasya örgütüne kısa zamanda dönüştürülebilir. Bunun için gereken ise sadece siyasi iradedir . Bu gelişmeleri sağlayacak alt yapının var olduğunu düşünmekteyiz. Başlamış olan ilişkiler artırılarak geliştirilmelidir. Bütün bir Karadeniz’in kuzeyi, güneyi, batısı ve doğusu öteden beri Türklüğün hakimiyeti altında kalmış ve Türk kültürünü en kuvvetli temsil eden yerlerdir.

Hazar Havzası Meseleleri:
Tarihi süreç içerisinde, sömürgeciler egemenlikleri altına aldıkları toplumları, imha etmektense kendilerine benzeterek onları amaçları doğrultusunda kullanmanın, daha ekonomik bir yöntem olduğunu fark etmişlerdir. Güçlü ve başarılı olan egemenler, farklı dil, din ve soy mensuplarını kendilerine benzeterek, yada kendi kimliklerini sömürgelerine benzeterek türdeşliği tehdit eden öğeleri ortadan kaldırmayı düşünmüşlerdir. Bunun başarısının da asimile konusunda izlenecek yöntemle ilgili olduğunu keşfetmişlerdir.

Millet, kültür ve coğrafya olarak Türk dünyası ve Türk milleti, asimilasyonun ve totalitarizmin en zalim uygulamaları ile karşı karşıya kalmıştır. Türk soylu topluluklara Çinliler ve Ruslar tarafından uygulanan asimilasyonun yüzlerce yıllık bir geçmişi vardır. Bilindiği gibi, gerek Çarlık Rusyası gerekse Kızıl Bolşevikler büyük bir kararlılıkla diğer mahkum uluslara olduğu gibi, Türk soylu topluluklara da asimilasyon için her türlü şiddeti ve kaba yöntemi kullanmışlardır .
Artık dünya şartları değişmiş, gelişmeler Türklerin lehine sonuçlar doğurmaktadır. Çağımızın son derece önemli kaynakları arasında yer alan petrol, doğalgaz gibi zenginlikler Hazar havzasında, yani Türk yurtlarında yoğun miktarda bulunmaktadır. Avrasya merkezli enerji mücadelesinde Rusya, ABD ve Çin başta gelmek üzere, AB ülkelerinin şirketleri bölgeye komşu ülkeler olan İran, Pakistan, Türkiye gibi ülkeler, Hazar havzası enerji kaynakları için büyük bir rekabet içerisindedir. Enerji ihracatıyla Orta Asya ve Kafkasya’ya gelecek olan zenginlik, burada kurulmuş olan devletlerin egemenliklerini korumalarının yanı sıra, siyasi ve ekonomik istikrara da yardımcı olacaktır. Ancak gelişmeler, Rusya’nın Hazar havzasının ekonomik kaynakları üzerinde gerçek kontrolü sağlamayı hedeflediğini açıkça göstermektedir .

ABD yönetimi, bölgenin zengin enerji kaynaklarının Batı’ya güvenli bir şekilde aktarılmasını istemekte ve kaynaklar üzerinde Amerika’nın kontrolünü sağlayacak bir politika izlemektedir. Bu amacın ekonomik olmasının ötesinde stratejik yönü de vardır. Amerika enerji kaynakları üzerindeki Rus hakimiyetinin kalkmasını isterken, kendisi bu kaynaklara sahip olmak istemektedir. Yine Amerika, Çin’in ve İran’ın bölgedeki nüfuzunu azaltmak için çalışmaktadır. Türkiye ise, bölgedeki enerji siyasetinde Orta Asya ve Kafkaslara yönelik, belirlenmiş ve gerçekçi politikalar takip etmelidir. Türkiye, teknik, ekonomik ve jeopolitik alanlardaki başarılı çalışmalarıyla enerji pazarı ve transit bir ülke olmak konumunu geliştirmeli hatta bunu aşmalıdır .

Petrol ve doğalgaz XXI. yüzyılın etkili enerji kaynağı olmaya devam ederken, Hazar Bölgesi, Ortadoğu petrollerinden ve Sibirya Bölgesi’nden sonra üçüncü en büyük petrol yataklarına sahip olmakla birlikte, güçlü devletlerin ve dev şirketlerin mücadele sahası olacaktır. Hazar havzası enerji kaynakları dünya petrol ve doğalgaz ihtiyaçlarının önemli bir bölümünü sağlayacaktır. Dolayısıyla bölgemiz önümüzdeki dönemde daha çok rekabet, hakimiyet ve mücadele alanı olmaya devam edecektir.

Eğer, Hazar havzasında yani Kafkaslarda ve Orta Asya’da, yüzyıllarca egemen olmuş Türklerin, bölge devletlerinin dayanışmaları ile yeniden etkin olmaları sağlanamazsa, emperyalizm Hazar havzasına girecektir. Çıkabilecek üçüncü dünya savaşını durdurmanın yolu, Hazar havzasında Türk devletlerinin emperyalizmin saldırısına karşı ortak hareket etmeleri ve bölgesel birlik oluşturmalarıdır. Merkezî Devletler Birliği adı altında oluşturulacak bölgesel birlik dünyanın merkezinde otorite ve düzen sağlamalıdır.

Günümüzde küresel emperyalizm, dünya egemenliği doğrultusunda batıdan doğuya yöneldiğinde, Ortadoğu üzerinden Hazar havzasına çıkmayı hedeflemektedir. Türkiye Cumhuriyeti’ni Hazar havzasına girişin kapısı ve üssü haline getirmeye çalışmaktadır. Bölgede iki büyük devlet olan Türkiye ve İran’ın rejim farklılığı ve alt mezhepçilik kışkırtılarak, karşı kaşıya getirilip birbirleriyle savaşmaları istenmektedir. Küresel emperyalizmin Hazar havzası planı, Türkiye’nin bütün doğu bölgelerini cephe konumuna getirmektedir. Güneydoğu’da Kürdistan, Doğu Anadolu’da Büyük Ermenistan, Doğu Karadeniz’de ise, Pontus Rum devletleri kurularak, bu cephe bölgede küresel Hıristiyan emperyalizminin önü açılmak istenmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde yer alan bu üç bölge, küresel emperyalizmin patronlarının çıkarları için cephe yapılmakta ve bütün Türkiye ile beraber Türk milleti bir emperyal savaş uğruna harcanmak istenmektedir .

ABD ve AB emperyalizmi hazırladıkları Hazar havzası savaşı planı içerisinde, bütün Türkiye’yi askeri üs haline getirmeyi amaçlamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti, eğer fırsat verilirse küresel emperyalizm yüzünden top yekûn yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalabilir. Hazar havzasının komşusu olan Türk devleti yaklaşmakta olan bu tehlikeye karşı önlem almak zorundadır. Aksi takdirde Türkiye’nin bir devlet olarak devam edebilmesi mümkün olmayacaktır.

Türklerin yüzyıllarca yönettikleri Hazar havzasında, büyük bir çöküş yaşamaları ve küçük devletlere bölünerek üstünlüklerini kaybetmeleri planlanmaktadır. Oysa, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Özbekistan, Başkurdistan ve Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri, hep Türk devletleri olmalarına rağmen, Hazar havzasında küçük devletler halinde kendi geleceklerini kurtarmaya çalışmaktadırlar. Emperyalizm, böl ve yönet ilkesi doğrultusunda, Hazar havzasının büyük Türk nüfusunu küçük devletlere bölerek, bu bölgedeki Türk egemenliğini kırmayı amaçlamıştır . ABD eski devlet başkanı Clinton: ‘XXI. yüzyılda ABD’nin en önemli stratejik görevi, Avrasya bölgesinde stratejik bir blok kurulmasına engel olmaktır’ demektedir.

Sovyet-Rusya’nın yıkılmış siyasi sisteminin enkazları üzerinde, bölge barışına katkı sağlayacak, sağlıklı ve kalıcı bir siyasi yapının oluşturulması, gerçekten çok zor gözükmektedir. Bu zorlukların aşılabilmesi için azimli, bilgili, tecrübeli, akıllı ve cesur yöneticilere ihtiyaç vardır. Bu kazanımlar ise Hazar bölgesi Türk devletlerinin hemen hepsinde mevcuttur. Fakat ortak noktalarda ve paydalarda buluşmalıdırlar.

Ancak, bağımsız Türk Cumhuriyetleri’nin tam bağımsızlıkları için kendi millî ordularını kurmaları, yurtlarının savunmasını ve güvenliğini gerektiğinde bu ordular ile sağlamaları şarttır. Güçlü ve millî bir ordu devletler bazında her zaman caydırıcı bir güçtür. Azerbaycan Cumhuriyeti kendi millî ordusunu kurmuştur. Orta Asya bölgesindeki öteki Türk Cumhuriyetleri de Azerbaycan gibi kendi millî ordularını sağlıklı ve modern bir biçimde kurmalıdırlar .

Eski Sovyetler Birliği, Türk ülkelerindeki zenginlikleri, kendi çıkarları doğrultusunda yıllardır sömürmüşlerdir. Gerçekten Türk dünyasının yerleştiği alanların % 75’i bugün Bağımsız Devletler Topluluğu toprakları içerisinde yer almakta ve bu geniş sahalar çok zengin doğal kaynaklara sahip bulunmaktadır. Başkurdistan ve Tataristan petrol kuyuları ile doludur. Bağımsız Devletler Topluluğu’nda bulunan petrolün % 40 bu iki özerk Türk cumhuriyetinden % 10’uda diğer Türk Cumhuriyetleri’nden çıkmaktadır.

Yine aynı şekilde eski Sovyetler Birliği’nin bakır, krom, uranyum, kurşun, çinko, fosfor, altın vb. önemli madenlerinin üretiminin büyük bir kısmı, Türk Cumhuriyetleri’nden karşılanmaktadır. Bağımsız Devletler Topluluğu içerisinde, en fazla doğalgaz yine Türk Cumhuriyetleri’nden çıkarılmaktadır. Türkmenistan bölgedeki en zengin doğalgaz yataklarına sahiptir. Türkistan coğrafyasının her tarafında doğalgaz bulunmaktadır. Türkistan’ın toplam doğalgaz rezervinin 21 trilyon metre küp olduğu tahmin edilmektedir . Türk devletlerinin maden veya diğer hammadde yönünden zengin olmaları sorunları çözememektedir.

Batılı ülkeler ve başta Amerika Birleşik Devletleri, Türk Cumhuriyetleri’nde nüfuz kazanmak için onlara yardım elini uzatmaktan geri durmadılar. Yani bir koyup üç alma mantığından hareket ederek bunda da başarılı oldular denebilir. Özellikle Kazakistan’ın doğal kaynakları bağımsızlığın ilk yıllarından itibaren yabancıların dikkatini çekmiştir. İlk anlaşma 1992 yılının Şubat ayında Batı Kazakistan’da petrol aranması ve geliştirilmesi ile ilgili olarak Fransız ELF-Aquitaine şirketi ile imzalandı. Dev Tengiz Petrol sahasının geliştirilmesiyle ilgili Chevron anlaşmasını British Petrol ve İtalyan Egip firmasıyla imzalanan mukaveleler izledi. Avrupa’dan her zaman bir adım önde olma özelliğine sahip ABD, 1993’te Kazakistan ile ‘en fazla gözetilen ülke statüsü kazandıran’ bir anlaşmayı imzaladı. Bunu arkasından Kırgızistan ve Özbekistan ile yapılan mutabakatlar takip etmiştir . Tarih milletler arası ilişkilerde asla boşluk olmadığını göstermektedir.

Herkes her şeyden önce Orta Asya ve Kafkasya’daki Türk Cumhuriyetleri’nin sorunlarının, büyük bir kısmının maziden miras alınan sorunlar olduğunu bilmelidir. Önceleri yıllarca Rus çarlarının yönetiminde kalan Türk halkları, Bolşevik devrimi ile birlikte komünist diktatoryanın pençesine düşmüşlerdir. Çarlık Rusya devrinde Slavlaştırma ve Hıristiyanlaştırma tecrübesini yaşayan halklar, daha sonra komünist ve ateist başka bir tecrübe daha yaşamışlardır. Dünyada daha önce bir örneği ve uygulaması olmayan komünist ideoloji, Rus uygulaması ile Türk halklarının üzerine bir kâbus gibi çökmüştür . Tabi ki, gelinen nokta bugün çok daha önemlidir. Türk halkları hürriyetler bakımından iyi bir vaziyettedir. Ancak Rusya’nın vaktiyle Türk topluluklarına vermiş olduğu baskı ve korku, onların nasıl bir geçmişten gelindiğinin bilinmesi de göz önünde tutulmalıdır.
Orta Asya’da gündemde olan bir diğer hususta inanç konusudur. SSCB’nin dağılmasıyla oluşan çoğunluğu Müslüman nüfuslu Orta Asya ve Kafkasya ülkelerinde Hıristiyanlık propagandası yapmak, Batı ve ABD ile işbirliğine uygun psikolojik zemin hazırlamak için büyük bir mali finansman ile misyonerlik faaliyetleri bölgede görülmektedir. Başta ABD olmak üzere Almanya, Fransa ve İngiltere faaliyetlerini ‘devlet-vakıf-kilise’ işbirliği içerisinde yürütmekte ve özellikle de 1992’nin başından bugüne kadar yürütülen faaliyetler 1995 yılı ile birlikte hız kazanmıştır. Türk Cumhuriyetleri’nde misyonerler, çoğunlukla başka kimlikler altında faaliyetlerini devam ettirmekte ve psikolojik seviyede bölge halkını Batı ve ABD ile ilişki kurmaya hazır hale getirmeye çalışmaktadır. Bir misal olması bakımından sadece Özbekistan’da yedi ayrı misyonerlik teşkilatına bağlı 63 cemaatte kayıtlı Protestan sayısı on bin civarındadır. Yapılan faaliyet sadece dinî propaganda değil, aslında bir devletin bir bölgeye nüfuz edebilmesi için yapılması gereken psikolojik propagandadır .

Günümüzde Aral Gölü’nün kurtarılması çok önemli bir ekolojik çevre sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Aral’a yakın bulunan’ Kazakistan, Türkmenistan, Tacikistan ve Özbekistan gibi, devletler buraya dökülen ve bu gölü sağlık açısından yaşanamaz hale getiren atıkları, zehirli ve zararlı maddeleri temizlemek, burayı arındırmak için ortak projeler geliştirmelidir. Hatta ekonomik açıdan Aral Gölü çevre temizlik projesi diğer bölge ülkeleri tarafından da desteklenmelidir.

Sonuç:
Türk milletinin farklı şubelerinin tarih boyunca çok büyük coğrafyalarda, dağınık ve ayrı yönetimler altında yaşamış olmasının onların aralarında sosyal, kültürel, siyasal ve ekonomik işbirliği yapılamayacağı anlamına gelmez. Türklük dünyayı bir bütün olarak değerlendirmek durumundadır. Siyasî oluşumlar hedefsiz, plansız bir parça kısım politikası ya da dost ve düşman politikası değil, menfaat esasları üzerine otururlar.

Türklerin kültürel kökleri bakımından’ Ahmet Yesevî, Manas, Köroğlu, Nasreddin Hoca, Korkut Ata, Oğuz Han, Ali Şir Nevaî, Yusuf Has Hâcip, Kaşgarlı Mahmut, Bilge Kağan vb. şahsiyetler, hem Uluğ Türkistan’ın hem de Ön Asya Türklüğü’nün değerleri olduğu sürece, bu toplulukların çeşitli alanlarda birlik oluşturmaları gayet doğal ve kolay olacaktır. Zira onları birleştiren ana damarlar canlı ve yaşamaktadır .
Şüphesiz Türk Dünyası bir fenomendir. Hem de öyle bir fenomendir ki, hiçbir Türk siyasetçisi, yöneticisi, bilim ve kültür adamı bunu görmezlikten gelemez. Türk Dünyası mevcut durumla, hali hazırdaki kavramlarla, yada yakın geçmişteki korku ve kaygılarla yönetilemeyecek kadar önemlidir. O bakımdan Türk Dünyası için stratejik bir bakış açısı geliştirmek gerekir. Uzun vadeli, mevcut iç ve dış siyasal gelişmeleri ve etkileşmeleri dikkate alan, geneli kapsayan ve geleceğe yönelen bir yaklaşım olmalıdır .

Sovyetlerin çökmesinin Avrasya’da bıraktığı otorite boşluğu, küresel güçlerin nerede biteceği belli olmayan büyük bir mücadeleyi başlatmalarına neden olmuştur. Brzezinsk’inin ‘Avrasya’ya egemen olan dünyaya egemen olur’ sözü, mücadelenin ne denli stratejik olduğunu göstermektedir. Küreselleşme sayesinde başta Ortadoğu ve Orta Asya olmak üzere, yer yüzündeki bütün kaynakları büyük ölçüde denetim altına alan Amerika merkezli bir dünya meydana gelmiştir. Orta Asya Türk devletlerinin Türkiye’ye olan teveccüh ve beklentileri, bölge üzerinde hesabı olan ülkelerin, Türkiye’ye yönelik olarak yeni stratejiler üretmelerine neden olmuştur. Bu nedenledir ki, soğuk savaş döneminde hiç gündeme gelmeyen birçok girişim, baskı ve siyasi provokasyon Türkiye aleyhine son zamanlarda büyük bir ustalıkla tezgahlanmaktadır .
Türkiye Cumhuriyeti, Türk dünyası içerisinde bulunan Türk devletlerinin yönetim kadrolarına, asker ve bürokratlarına, sivil halk topluluklarına karşı, bugüne kadar sürdürdüğü dost ve kardeş siyasetini sürdürmeye devam etmelidir. Asya Türk Cumhuriyetleri ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin teknolojik gücünden, yetişmiş insan gücünden, demokrasi deneyimlerinden yararlanabilir. Eğitim ve öğretim Türk Birliği için her kademede titizlikle sürdürülmelidir. Bunun yanı sıra, ticarî ve ekonomik işbirliği, karşılıklı ithalat ve ihracat ilişkileri geliştirilerek, Türk iş dünyası tarafından artırılmalıdır.
Avrupa ve Balkanlar’da, Suriye’de, Çin’de, Irak’ta, velhasıl bütün dünyadaki Türk topluluklarının sorunları, uluslar arası platformlarda gündemde tutulmalıdır. Türklerin sorunları dünya kamuoyunda öne taşınmalıdır . Bu cümleden olarak Türkçe, Birleşmiş Milletler teşkilatı tarafından, en büyük dünya dillerden biri olarak kabul edilmelidir. Burada ifade edilen Türk Milleti’ne ait sorunların çözümü, münasebetlerin sağlıklı planlı ve kalıcı olması, bütün Türklerin temel insan hak ve özgürlüklerinden yararlanması ve dünya barışına katkı için Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ‘Dış Türkler Bakanlığı’ kurması kaçınılmaz şarttır.

KAYNAKÇA:

BAL, İdris’ ‘ABD’nin Orta Asya Politikası’, Siyaset ve Toplum, S. 2, Ankara, Bahar 2005, ss. 40-70.
ÇEÇEN, Anıl’ ‘Hazar Devleti’nden Hazar Havzası’na’, 2023, S. 53, Ankara,15 Eylül 2005, ss. 8-11.
DELİÖMEROĞLU, Yakup’ ‘11 Eylül Öncesi ve Sonrasında Avrasya’, Türk Yurdu, C. 25, S. 216, Ankara, Ağustos 2005, ss. 19-22.
GÖMEÇ, Saadettin’ Türk Cumhuriyetleri ve Toplulukları Tarihi, Akçağ Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2003.
ÖZDAĞ, Muzaffer’ Türk Dünyası ve Doğu Türkistan Jeopolitiği Üzerine, Doğu Türkistan Vakfı Yayınları, İstanbul, 2000.
ÖZDAĞ, Ümit’ ‘Türkiye’nin Türk Dünyası Politikasının Teorik Çerçevesi’, Asya Avrupa/Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Araştırmalar Dergisi, S. 1, Ankara, Aralık 2004, ss. 22-30.
SOMUNCUOĞLU, Anar’ ‘Yeni Gelişmeler Işığında Orta Asya Güvenliği’, Türk Yurdu, C. 25, S. 216, Ankara, Ağustos 2005, ss. 10-13.
YENİÇERİ, Özcan’ Yeniden Türkleşmek, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, 2001.
____________’ AB-ABD-ÇUŞ Kıskacında Türkiye, Tutibay Yayınları, Ankara, 2003.
____________’ ‘Orta Asya’da Kazakistan Merkezli olarak Oynanan Satranç’, Asya Avrupa/Uluslar arası İlişkiler ve Stratejik Araştırmalar Dergisi, S. 3, Ankara, Temmuz 2005, ss. 10-25.
____________’ ‘Aysam’dan Bakış’, Asya Avrupa/ Uluslar arası İlişkiler ve Stratejik Araştırmalar Dergisi, S. 3, Ankara, Temmuz 2005, ss. 1-2.
_______________’ ‘Türk Dünyasındaki Son Gelişmeler Üzerine Düşünceler’, Türk Yurdu, C. 26, S. 221, Ankara, Ocak 2006, ss. 13-25.
YÜCE, Çağrı Kürşat’ Türk Dünyası Temel Meseleler ve Çözüm Önerileri, Tutibay Yayınları, Ankara, 2001.
____________’ SSCB’nin Dağılmasından sonra Kafkasya ve Orta Asya Enerji Kaynakları Üzerindeki Mücadele, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Niğde, 2005.

Kaynak : http://remzikilic.com/kuresellesme-surecinde-turk-dunyasinin-meseleleri.html

18 Mart Çanakkale Zaferi

Prof. Dr. Remzi KILIÇ

Gazi milletin torunlarına selam olsun. Allah şehitlerimize rahmet eylesin. Bizlere de emanetlerini korumak ve yüceltmek için birlik, dirlik, sağlık ve kuvvet versin. Çanakkale Savaşı, 18 Mart 1915 bütün yokluklara ve olumsuzluklara rağmen kazanılmış bir Zafer olarak tarihimize geçmiştir. Çanakkale, savaştan çok bir destandır. Müslüman Türk Milleti’nin tarihe kendisini bir kez daha imanla kaydettiği yer olmuştur.

Mehmetçiklerimiz 97 yıl önce, göğsündeki iman ile güçlü görünen düşmana, unutamayacağı bir ders vermiştir. Allah’ın kendilerine bahşettiği şehitliğe severek kucak açmışlar ve bir gül bahçesine girercesine kara toprağa girmişlerdir. Fiilen bir yıldan fazla süren Çanakkale savaşlarının seyrine ve yer yer kesitlerine bir göz atalım;

I. Dünya Savaşı başlamadan önce durum şöyledir: İngiltere’nin toplam 710 bin askeri, 250 savaş gemisi, denizaltı ve kruvazörü bulunmaktadır. Fransa’nın toplam 3,5 milyon askeri, 105 savaş gemisi, denizaltı ve kruvazörü vardır. Rusya’nın toplam 4.400 bin askeri, 65 savaş gemisi, denizaltı ve kruvazörü mevcuttur. Türklerin bütün cephelerinde toplam 2.300 bin askeri vardır. Kayda değer savaş gemisi, denizaltı ve kruvazörü yoktur. Bir tarafta dünyanın en güçlü devletleri ve donanmaları öbür tarafta bütün cephelerde saldırıya uğramış bir Osmanlı Devleti vardır. Çanakkale Türk ve Dünya tarihinin en büyük savunma savaşıdır.

3 Ocak 1915’de İngiliz Bahriye Nazırı Çörçil, Çanakkale önündeki müttefik İngiliz-Fransız filosu Başkomutanı Amiral Karden’den Çanakkale’yi yalnız deniz kuvvetleriyle zorlamanın başarılı olup olmayacağını sorar. Amiral Karden buna 5 Ocak’ta, Çanakkale’nin bir vuruşla değil, çok sayıda gemi ve geniş ölçüde bir harekat ile ele geçirilebileceği cevabını verir. 8 Ocak’taki toplantıda Harbiye Nazırı Lord Kicner, Çanakkale için 150 bin kişilik kara ve deniz kuvvetlerinin bulunması gerektiğini belirtir. Amiral Karden, 11 Ocak 1915’te bu harekatın dört aşamada yapılması gerektiğini bildirmiştir.

1)Boğazın ağzındaki savunma tesislerinin tahribi.

2)Boğazın içindeki savunma tesislerinin tahribi.

3)Çanakkale dar geçidindeki savunma tesislerinin tahribi.

4)Mayın hattından açılacak bir gedikten ilerlenerek, yukarıda bulunan savunma tesislerinin tahribinden sonra, Marmara Denizi’ne ve başkent İstanbul’a girilmesi.

13 Ocak’ta toplanan İngiliz Harp Meclisi; siyasi durumun Rusya’ya yardım etmek, Bulgaristan’ın merkezî devletlere katılmasını önlemek, Doğu’da bir şeyler yapılmadıkça Almanlara kesin bir darbe indirilemez, İstanbul hedef olmak üzere Gelibolu Yarımadası’nı ele geçirmek fikri üzerine karar almıştır. Şubat ayı içerisinde yapılacak deniz harekatı ile birkaç hafta içerisinde kesin sonuç almayı hesaplamışlardı. Fransa Bahriye Nazırı ile yapılan görüşmeden sonra İngiltere Bahriye Nezareti 15 Ocak’ta tasarlanan harekattan, Rus Başkomutanlığını haberdar etti. Rus Hükûmeti, Karadeniz Boğazı önünde yapılacak harekatta müttefikleri destekleyeceğini ve Rus  kara kuvvetlerinin de hazırlanacağını belirtmiştir.

28 Ocak tarihli harp meclisinin ikinci toplantısında Çörçil’in ısrarlı tavırları ile İtilaf devletleri, Çanakkale’de savaşa karar verdiler.

3 Kasım 1914’te Çanakkale boğazı ağzındaki tabyaların kısa bir bombardımanından sonra bu cephede üç buçuk aylık bir durgunluk olmuştu. Bu esnada İtilaf devletleri Çanakkale’ye sefer açılmasını tartışıp kararlaştırmışlardır. Türkler de Çanakkale savunmasını pekiştirmişlerdir.

12 ve 13 Şubat’ta boğaz önündeki düşman filosu atış eğitimleriyle meşgul oldu. 14 Şubat’ta, Midilli Adası’nın bir haftadan beri İngiliz işgalinde olduğu öğrenildi. Fransızlar müttefik filonun Amiral Karden emerine verilmesini kabul ettikten sonra Karden’in yanına ikinci komutan olarak de Robek ve Komodor Keysi’ye de kurmay başkanı olarak verdiler. Fransızlar da Şubat başlarında Çanakkale üzerine geldiler. 15 Şubat’ta yapılması kararlaştırılan taarruz deniz uçakları ve mayın arama tarama gemilerinin henüz hazır olmamasından dolayı 19 Şubat’a bırakılmıştı.

Türk tarafı, bu taarruz karşısında; Barbaros ve Turgut muharebe gemileri ile boğazdaki mayın engelleri gerisinde yer alarak düşmanı karşılayacaklar ve kendilerini feda edercesine karşı koyacaklardı. Yavuz ve hafif kuvvetler, İstanbul Boğazı’nı savunacaklardı. Sarayburnu-Kız Kulesi arasında mayın engelleri kurulacak ve bunlar, harp gemileriyle kıyı topları tarafından korunacaktı. Torpidobotlar, Marmara’da gece hücumları yapacak, buna rağmen düşman İstanbul Boğazı’na girerse sonuna kadar çarpışılacaktı.

Düşman kuvvetleri, vaktiyle 19 Şubat 1807’de Marmara’ya girmiş olan bir İngiliz filosunun bu hareketinin tam 108. yıldönümü günü olan 19 Şubat 1915’i Boğaza yapacakları büyük taarruzun başlangıç günü olarak seçmişlerdi. Saat 09:35’de Kumkale ve Orhaniye tabyalarına ateş açılmasıyla başlayan bombardımandan, sonra Ertuğrul Koyu ve Seddülbahir’i de içine aldı. Menzil 1700 metrenin üstünde olduğu için tabyalar bir karşılık veremediler. O gün akşama kadar bombardıman sürmüştür. İki üç gün boyunca fırtına olmuştu. 24 Şubat’ta öğleden önce sekiz İngiliz dört Fransız savaş gemisi, Çanakkale Boğazı girişine yaklaşıp geri çekilmişlerdir. 25 Şubat’ta yeniden bombardımana başlamışlardır. Donanma başarılı olmadıkça kara biriliği kullanılmayacaktı. 25 Şubat saat 11’de bütün boğaz ağzındaki tabyalar düşmanın şiddetli ateşi altındaydı. İlk hücum Amiral de Robek tarafından yapılmıştı. Akşam düşman gemileri Bozcaada’ya doğru çekilip giderken, Boğazı zorlama planının birinci safhası sona ermiş ve bu iş bir hafta içinde tamamlanmıştı.

19-25 Şubat arasında yapılan saldırıda, Boğaz ağzındaki dört tabya tahrip olmuş, düşmana boğaza giriş yolu açılmış oluyordu. 26 Şubat’ta harekete geçen düşman Çanakkale-Kilitbahir bölgesine kadar bulunan bataryaları tahrip edecekti. 28 Şubat şiddetli poyraz fırtınasıyla başladı. Mart ayı da kötü hava ile girmişti. Düşman gemileri, Türk savunma hattına yaklaşınca şiddetli karşılık alıyordu. Anadolu ve Rumeli kıyılarında ki, bataryalar ile 3-6 km’den savaşa başladılar. Düşman her iki kıyıdaki bataryaların tedirgin edici ateşine uğradı.

İngilizler: Kuin Elizabet, Infıleksıbıl, Agamemnon, Lord Nelson, Vencens, Oşın, Irizistıbıl, Macestik, Konopaş, Kornvolis, Suviftşur, Albion, Tiriyamf ve Prens Corc muharebe gemileri ve Dablin Safir, Minevra, Ametist kruvazörleri ile, Fransızlar: Sufren, Golva, Buve ve Şarlman muharebe gemileriyle gelmişlerdi. İngilizler aynı tarihlerde Limni’ ye iki deniz piyade taburu ile gelmişti. 3. Avusturalya Tugayı’da İskenderiyye’den Çanakkale’ye hareket etmişlerdi. Fransızlar, Yakındoğu seferi kuvveti adı altında önden bir tümen göndermişlerdi.

Deniz uçakları şu ana kadar bir iş görmemişlerdi. Kara birliklerine şiddetle ihtiyaç vardı. 4 Mart’ta düşmanlar, Kumkale ve Yenişehir ile Ertuğrul ve Orhaniye’yi tahrip etmişler ve buraları dörder makinalı topla donatmış, birer deniz piyade bölüğü çıkarmaya karar vermişlerdi. Bu arada yukarıda adı geçen gemiler devamlı takviyeli bombardımana devam ediyorlardı.

6-7 Mart günleri boğaza giren gemilerinin mayın tarama ekibi, bu aramada Mesudiye, Soğanlı, Muinizafer, Havuzlar ve Kepez bataryalarının şiddetli ateşi karşısında hiçbir şey yapamadılar. 8 Mart günü, Nusret Mayın Gemisi’nin Erenköy Koyu’na yaptığı bir mayınlama hareketi tarihi bir önem taşır. Nusret Mayın Gemisi’ni ve O’nun yürekli personelini burada anmak bir minnet borcudur. Türk tarafında 46 adet mayın vardır. Öyleyse Çanakkale’nin güneyinde 400’den fazla mayın denize nasıl serpilmişti? Rus savaş gemileri sık sık Karadeniz boğazına mayın döşüyorlardı. Bunların bir kısmı akıntıya kapılarak boğaza geliyor ve toplanıyordu. Diğerleri de, Alman ve Türk mayın tarayıcı gemiler aracılığı ile birer birer toplanıp Çanakkale’ye getiriliyordu.

19 Şubat’ta başlayan yoğun bombardıman 18 Mart’a kadar bütün şiddeti ile devam etmiş, sürekli Kumkapı ve Gelibolu ile boğazın içindeki Türk tabyaları İngiliz-Fransız savaş gemileri ve uçakları tarafından bombalanıyordu. Bu durum bir ay sürmüştür.

14-15 Mart 1915 gecesi boğazda yapılan mayın arama taramasında gemilerin personeli gönüllü deniz erlerinden teşekkül edilmişti. Bu harekatta dört balıkçı gemisi ile iki istimbotları hasara uğradı. Düşman kuvvetleri bu arada 27 ölü 43 yaralı vermişlerdi. Bu mayın aramaları sonunda düşman mayın arama tarama gemilerinin üç’te biri batmış veya kullanılmaz hale getirilmişti.

17-18 Mart gecesi saat 22.00’den itibaren, üç Muhrip ile yedi İngiliz ve Fransız arama tarama gemisi, 18 Mart saat 02.00’ye kadar Karanfil burnu ile Akyarlar arasında mayın aramasına devam ettiler. Bir şeye rastlamadıklarını ve bu bölgenin temiz olduğunu rapor etmişlerdi. 18 Mart’ta müttefik düşman kuvvetleri; üç tümen deniz gücü ile en ünlü ve son teknoloji ürünleri olan on sekiz büyük savaş gemisi ile ve savaş uçaklarıyla Çanakkale boğazına yüklendiler. Düşman filosunun amacı 18 Mart’ta yapacakları büyük taarruzda Çanakkale ve Kilitbahir tabyaları ile mayın bölgesini savunan sabit ve seyyar bataryaları bir an’da susturmaktı. Mayınları tarayarak 800 metre genişliğinde serbest geçit oluşturarak Marmara’ya girmekti. 18 Mart’ta Çanakkale boğazı muharebesi çok şiddetli bir şekilde cereyan etmiştir. Yedi saat süreyle, düşman birlikleri bütün kuvvetiyle Türk tabyalarına ateş yağdırmışlardı. Kesin neticeyi alarak Marmara’ya girmeyi hedeflemişlerdi. Düşman tümeni özellikle 2. Tümen müthiş bir manzara ile karşılaşmıştı. Nusret’in Erenköy açıklarına döşediği mayınlar etkisini göstermeye başlamıştı.  Sonuçta müttefik düşman filosu üç büyük gemisini, Irizistıbıl, Oşın ve Buve’yi kaybetmişlerdi. Üç tanesi de; Infıleksıbıl, Golva ve Sufren, ağır yara alarak devre dışı bırakılmıştı. Düşman kuvvetlerinin üç’te bir’i imha edilmişti. Düşman için büyük bir hayal kırıklığı olan bu sonuç, Türk askeri için büyük bir deniz zaferi olmuştur.

İngiliz Çörçil, yıllar sonra, 1 Ağustos 1930 tarihli Paris’te yayınlanan bir dergide; “Fırtınalı bir günde 8 Mart 1915 sabahı, İngiliz muhriplerinin geri çekilmiş olduğu bir saatte, NUSRET adındaki “Türk Mayın Gemisi”  bilinen mayın hatları önüne, boğazın orta hattına paralel yeni bir hat kurdu… 1915 yılında bütün Avrupa’da milyonlarca insan bir ölüm kalım mücadelesine girmişti. Büyük taarruzlar yapılmaktaydı… İki-üç milyon asker ölü ve yaralı idi. Dört- beş bin harp gemisi denizlerde hareket halindeydi. Fakat, Nusret mayın gemisinin gizlice döktüğü bu 20 demir kap, harbin devamı ve dünyanın geleceği bakımdan diğer bütün gayretlerden daha mükemmel ve daha keskin sonuçlu hedeflere varmak içindi. Bu engel, İngilizler tarafından başarı ile başlanmış olan Çanakkale harekatını durduran ve yalnız başına Çanakkale’nin geçilmesini önleyen bu engel, Türkiye’yi bir bozgundan kurtardı ve harbi uzattı. Bu yüzden mağluplar kadar Avrupa’da sarsıldı. Polanya, Galiçya, Suriye, Balkanlar, Filistin ve Kuzey İtalya topraklarının örttüğü altı-yedi milyon insan, düşmanlarının kurşun ve gülleleriyle değil, 18 Mart sabahı Çanakkale’de tel hatları üzerinde gerili duran 20 demir kap yüzünden yok olup gitti”, demektedir.

23 Mart 1915’ten sonra sadece deniz harekatı ile Çanakkale’nin geçilemeyeceğini anlayan düşman kuvvetleri, kara harekatına ağırlık vermeyi, denizlerde de takviye eylemeyi karalaştırdılar. 25 Nisan 1915’de başlayan kara harekatı öncesi düşman kuvvetleri 60 taşıt gemisi, 30 kadar balıkçı gemisi, 90 kadar harp gemisi, birçok römorkör ve yardımcı araçla, hepsi 200 parça civarında olup faaliyet halindeydi. Sayısı bilinemeyen savaş gemileri himayesinde Arıburnu, Kabatepe arasında düşmanın çıkarma yaptığını görmekteyiz. Seddülbahir ve Hisarlık sırtları ve Kumkale-Yenişehir arasında birçok gemi ve çıkarma kuvvetleri bulunmaktaydı. Sırasıyla; Arıburnu, Seddülbahir, Kumkale, Saros Körfezi ve Besike çıkarmalarından sonra, 1. 2. ve 3. Kirte savaşlarını zikredebiliriz.

7 Haziran 1915’te İngiliz Harp Meclisi; Çanakkale seferinin devam ettirilmesine karar vermişti. Düşman kuvvetleri hazırlıklarını tamamlayarak, 7 Ağustos’ta Anafartalar’a çıkarma yaptılar. 8 Ağustos’ta burada bir adım dahi ilerlemeleri mümkün olmadı. Bu başarılar 8-9 Ağustos gününde Anafartalar Gurubu komutanlığına atanmış olan Albay Mustafa Kemal’in eseri idi. Çünkü O askerlerine: “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” diyordu. 1915 Yılının Ağustos, Eylül, Ekim ayları boyunca kara savaşları bütün şiddetiyle devam etmiştir. Düşman tarafının, Anafartalar harekatının başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Gelibolu Yarımadası’nı terk etmek zorunda olduklarını görüyoruz.

6 Aralık 1915’te düşman kuvvetleri, “Çanakkale’yi geçilmez”, olarak boşaltma kararı almışlardır. 6-7 Aralık’ta Anafartalar ve Arıburnu’nu boşaltmak üzere harekete geçip, 17-18 Aralık gecesine kadar, 6 feribot, 13 layter, 10 çeşitli araç, 44.000 kişi, 130 top, 3000 hayvan, çeşitli gereç ve mühimmat geceleri taşındı. 25 Nisan 1915’ten Ocak 1916’ya kadar sekiz ay boyunca yapılan çok şiddetli taarruz ve 4 kara harekatı da düşmanın hezimeti ile sonuçlanmıştır.

Çanakkale savaşı, Türk ve Dünya tarihinde eşine ender rastlanır eşsiz bir zaferdir. 1914-1918 yılları arasında süren 1. Dünya savaşının en kanlı cephesi şüphesiz ki, Çanakkale cephesidir. Çanakkale savaşı küçücük bir kara ve deniz parçası üzerinde cereyan eden müthiş bir ölüm kalım mücadelesidir.

İtilaf devletleri ki, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın amaçları; Çanakkale boğazını geçerek, bir an evvel İstanbul Hükûmeti’ni savaş dışı bırakarak, Rusya ile Karadeniz’de birleşerek, Akdeniz ve Karadeniz arasındaki kuvvetlerin birbirine irtibatını sağlamak istiyorlardı. Düşman kuvvetleri gerek sayı, gerekse teçhizat olarak, Türk kuvvetlerinden kat kat üstündü. Dünya’nın en güçlü filosuna ilaveten, Fransız Deniz Kuvvetleri ve bu iki devletin ordularının yanı sıra sömürgelerden topladıkları kuvvetlerle ezici bir sayı ve teknolojiye sahiptiler.

Müslüman Türk’ün en büyük aşkı, vatanına duyduğu aşktır. Bu yüce millet Allah’ını sevdiği gibi, vatanını canından çok sever ve ona hizmet eder. Vatan için ölmek, şehitlik mertebesine ulaşmak, her Türk için elde edilebilecek en büyük şereftir. Elbette yaşamak ve hayatın bütün nimetlerinden yararlanmak herkesin en doğal hakkıdır. Fakat Türk’ün bütün benliğini yurdunu korumak ve bağımsızlığını yaşatmak inancı sardığı an, ateş yağmuru altında dahi olsa, ölesiye savaşır mücadele eder.

İşte, Türk ordusu yüzyıllardan beri sadece Yüce Türk Milleti’ni, hür, bağımsız ve müstakil olarak yaşatabilmek için, milletini, vatanını, bağımsızlığını, bayrağını düşünmüş ve bu uğurda ölmekten çekinememiştir. Tarihimizin altın sayfalarından biri olan Çanakkale Zaferi, Türk askerinin tarihimizde kazandığı en büyük zaferlerden biridir. Ölüm saçan düşman topları, tüfekleri karşısında, Türk ordusu var gücüyle savaşmış, vatan toprağını düşman çizmesi ile çiğnetmemiştir. Çanakkale; imanı ve gönlündeki vatan sevgisinden başka savunma aracı olmayan Türk Milleti’nin çağın en gelişmiş araç gereçleriyle donatılmış güçlere karşı, Türk’ün kahramanlığını, yiğitliğini bir kez daha gösterdiği ve vatanı, milleti, hürriyeti için kıyasıya mücadele verdiği yerdir. İşte, bu özellikleri benliğinde taşıyan milletimizin tarihi, kahramanlık örnekleri ile doludur. Bunların içinde Çanakkale tarihimizde abideleşmiş, kahramanlığımızla destanlaşmış sayfalardan biridir. Çanakkale güçler arası dengenin olmadığı bir cehenneme dönüşmüştür.

Mehmet Akif, bu tabloyu şöyle çizmektedir:

“Ölüm indirmede gökler, Ölü püskürmede yer,

O ne müthiş tipidir, savrulur enkaz-ı beşer.

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak

Boşanır sırtlara, vadilere sağanak sağanak”.

İşte, bu cehennemî ateşin içinde destanlaşan Türk ordusu, düşmana geçit vermez. Çanakkale’de karşılıklı savaşan askerler arasındaki siperlerin 6-8 metre kadar çok yakın olduğu, günlerce karşı karşıya süngü harbi yaptıkları, sabahtan akşama kadar savaşıp, akşamları yaralı arkadaşlarını tedavi için yanlarına taşıdıkları, hatta zaman zaman biri birileriyle dostane tavırlar içerisinde tütün gibi karşılıklı alış veriş de bulundukları bilinmektedir.

Gelibolu’da karadan saldırıya geçildiği zaman, Türk askeri düşmana çok şiddetli bir mukavemet göstermiştir. İngilizler, önce Fransızları öne sürmüşler. Fransızlar, daha ilk hamlede on binlerce askerini kaybetmişler. Durumun vehametini kavrayan Fransızlar, bu sefer İngilizlerle müşterek taarruz etmişlerdir. Buna rağmen iki buçuk ay’da (75 gün) ancak, üç km. ilerleyebilmişlerdir. Ağustos 1915, Çanakkale savaşlarının Anfartalar’da en kanlı çarpışmalarının olduğu ve düşman ilerlemesinin durdurulduğu ve 9000 şehide karşılık düşmanlara üç haftada 45.000 kayıp verdirildiği, Çanakkale Zaferi’nin dönüm noktası olmuştur.

Çanakkale savaşlarında; bütün taraf devletlerden bir milyonun üzerinde asker savaşmıştır. Anadolu yakasındaki Kumkapı ve Çanakkale boğazının Gelibolu yarımadasında siperlerde dağlar gibi yığılmış kemikler bulunmaktadır. Kaynakların belirttiğine göre; Çanakkale’ye İngilizler, 300 bin asker, Fransız ve Fransız sömürgelerinden 350 bin civarında asker getirilmiştir. Toplam 300 bin askerleri öldürülmüş, Türkler 253 bin şehit, 100 binden fazla kayıp vererek Çanakkale’yi geçilmez yapmışlardır. Çanakkale’yi geçilmez kılan Türk’ün sarsılmaz imanı ve vatan sevgisidir. Bağımsızlığı uğruna şehit olma inancıdır.

         Mustafa Kemal Atatürk diyor ki;

“Bomba sırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim, karşılıklı siperler arasında mesafe sekiz metre, yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekiler, hiç birisi kurtulmamacasına kamilen şehit düşüyor. İkinciler onların yerine geçiyor. Fakat ne gıptaya şayan bir soğukkanlılık ve güven anlayışı biliyor musunuz? Öleni görmüyorlar, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir korku ve endişe bile göstermiyor, sarsılmak yok. Okumayı bilenler ellerinde Kuran-ı Kerim cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler şahadet getirerek yürüyorlar. Bu Türk askerindeki ruh kudretini gösteren hayrete değer ve tebrike şayan bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale savaşlarını kazanan bu yüksek ruhtur”…

Çanakkale’de İman, kuvvete, Türk askeri, yedi düvele, İnsan, çelik, zırh ve ateşe galip gelmiştir. Bir Türk anası: “Yiğit oğlum Hüseyin’im, Dayın Şıpka’da, baban Dömeke’de, ağabeylerin Çanakkale’de şehit düştüler. Eğer minarelerden ezan sesi kesilecekse, camilerin kandilleri sönecekse, sütüm sana haram olsun. Öl’de köye asla dönme” diyerek oğlunu yollamıştır. Özellikle 15 yaşındaki çocukların savaşa gönüllü olarak gittiklerini bilmeliyiz. Anadolu’dan Sultani denilen Liselerin çoğu Çanakkale’ye gitmiş ve şehit oldukları için birçok lise 1915’te mezun verememiştir.

Çanakkale’ye gençlerimizi mutlaka götürmeliyiz. Şehitlikleri ve tarihi mekanları gençlere gezdirmeli ve yaşanan acı geçekleri onlara anlatmalıyız. Çanakkale, Türk Milleti’nin aydınlarını, âlimlerini, geçlerini, hatta çocuklarını şehit verdiği bir yerdir. Sorumluluğumuz bugün dünden daha çoktur. Başarmak, çalışmak, üretmek ve birlik beraberliğimizi muhafaza etmektir. Aziz vatanımızın her karış toprağı nasıl şehit kanıyla sulanmış ise,  Çanakkale’de de metre kareye 22 litre kan düştüğü ifade edilmektedir. Aramızda acaba Çanakkale’de dedesi şehit olmayan var mıdır? Bütün şehitlerimizi rahmetle anarken, güzel vatanımızı, Türkiye Cumhuriyeti’ni birlik ve beraberlik içerisinde ebediyete kadar barış ve kardeşlik inancıyla yükseltmeli ve korumalıyız…

Kaynaklar:

-Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi Çanakkale Cephesi, C. V, 2. Kitap, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1978.

-Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi Osmanlı Devri, Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi Çanakkale Cephesi Harekatı, C. V, 3. Kitap, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1980.

Kaynak : (Çalışmanın orjinali için aşağıdaki linki ziyaret edebilirsiniz)

Kaynak: http://remzikilic.com/18-mart-canakkale-zaferi-2.html

Neden Tarih Öğreniyoruz ?

Sosyal bilimlerin en temel disiplinlerinden biri olan Tarih, geçmişte var olan olayları, yer, zaman ve şahıslar vererek, bu unsurlara dair kaynaklar sunarak, olayları sebep-sonuç ilişkisi belirterek inceleyen bilim dalıdır. Peki niçin tarih öğreniyoruz ve öğrenmeye gereksinim duyuyoruz ?

İnsan sosyal bir varlıktır ve çevre ile sürekli etkileşim içerisindedir. Dolayısı ile yaşamının bu gününü ve yarınını planlaması gerekir. İnsanın geleceğe dair planlar yapması için dününü bilmesi gerekir. Toplumların ve milletlerinde varlıklarını koruyup devam ettirebilmesi için geçmişinde yaşadığı olayları bilip, bunlardan ders çıkarması ve gerekli tedbirleri alması gerekir. Bu konuda tarih bizim için geçmişimize ışık tutan bir aynadır. Mustafa Kemal ATATÜRK bu konunun önemini şu sözlerle vurgulamıştır:

Tarih ne güzel aynadır. Bugünkü uyanışı düne, geçmişe borçluyuz”

İleriye bakıp, geleceğe dönük plan yaparken başvuracağımız temel kaynak tarihtir. Bu yüzden tarih öğretiminin bir neslin devamında en etkili şey olduğu açıktır. Geleceğimize güvenle bakabilmek için geçmişte yaşadığımız olayları bilmek, bu olaylardan gerekli dersleri çıkarmak, düştüğümüz hatalara tekrar düşmemek için gerekli tedbirleri almak zorundayız. İşte geçmişte yaşadığımız olayları bilmek içinde tarih öğrenmek zorundayız.

Kısmen alıntı yapılmıştır.