Akadlar

  • Akadlar (M.Ö. 2350-2150) tarihleri arasında var olmuşlardır.
  • Arap yarımadasından geldikleri bilinmekle birlikte Sümerleri yenmiş ve Sümer hakimiyetine son vermişlerdir. Bu olaylardan sonra Mezopotamya’da önemli bir güç haline geldiler.
  • Bölgeye Sümerler döneminde gelip yerleşmişlerdir ve Sargon Akad krallığını kurmuştur.
  • Tarihte bilinen ilk düzenli orduyu kurarak Mezopotamya’da kalıcı olmaya çalıştılar.
  • Tarihte bilinen ilk imparatorluktur.
  • Sümerler şehir devletleri şeklinde yönetimi benimsemişken Akadlar bunun aksine şehir devletlerini merkezi bir yönetime bağlamayı benimsemiştir.
  • Kralları kendilerini tanrı olarak görmüşlerdir. tanrı-kral anlayışı hakimdir.
  • Milattan önce 2150 yılında tarih sahnesinden silinmişlerdir ve Akadları yıkan Gutilerdir. Ancak Sümer kent devletlerinde var olan ve merkeze bağlanan ensi isyanları ve Elam akımları da bu krallığın yıkılışında etkilidir.
  • Başkentleri Akaddır (Akkade, Akkad gibi isimlerle de anılmaktadır.)
  • Sargondan sonra imparatorları Naram-Sin döneminde parlak zaferlere imza atmışlardır. Hakimiyet alanları İran ve Arabistan civarına kadar uzanmıştır. Toprakların daha da genişlemesi ile Naram-Sin’e dört iklimin (kimi kaynaklara göre dört bölge geçer) hükümdarı ünvanı da verilmiştir.
  • Çivi yazısını kullanmaya devam ettikleri ve Sümerlerden kalan kültürü geliştirmeye çalıştıkları bilinir.

alıntılamalar yapılmıştır.

Sümerler (M.Ö. 3500-2000)

Sümerler Hakkında Çeşitli Bilgiler

  • M.Ö. 4000’li yıllar civarında Güney Mezopotamya bölgesine geldikleri bilinmekle birlikte nereden geldikleri tam olarak netlik kazanmamıştır.
  • Sümerler 1500 yılı aşkın bir süre tarih sahnesinde var olmuşlardır.
  • Kent devletleri kurmuşlardır. (Ur, Uruk, Kiş, Lagaş) Kent devletlerini ensi veyahut patesi denilen rahip krallar yönetirdi. Bunlar çevresindeki sitelere hakim olursa Lugal, tüm Sümer Ülkesine sahip olursa Lugal Kalma ünvanını almaktaydı.
  • Kentler etrafları surlarla çevrili olmak sureti ile Ziggurat adında çok katlı ve farklı amaçlar için kullanılabilen tapınakların etrafında yerleşim gösteren evlerden oluşmaktadır. Zigguratlar genelde yedi katlıdır ve ilk katlarında erzak bölümü, son katlar ise gözlem evi yani rasathane olarak kullanılmıştır. Orta katlarda ise okul ve tapınak gibi bölümler bulunur.
  • Urgakina adı verilen kanunlar bilinen ilk yazılı kanunlar olmuştur. Bundan dolayıdır ki tarihteki ilk hukuk devleti de Sümerler olarak bilinir.
  • Tarihte ilk yazıyı kullanan Sümerlerdir. Çivi yazısını kullanmışlardır.
  • Çok tanrılı bir dini inanışları bulunmaktadır ancak ölümden sonra yaşama inandıklarına dair bir bulgu yoktur.
  • Mezopotamya’da yaşadıkları için bulundukları ve bölgede taş azlığı olduğu için yerine mimari yapılarında tuğla ve kerpiç kullanmayı tercih etmişlerdir.
  • Toplumsal sınıf Sümerlerde de kendini göstermiştir. Krallar ve rahipler sosyal sınıfın en üst seviyesini oluşturmuştur. Geri kalan kesim ise hürler ve köleler olarak ayrılmıştır. Köleler hariç diğer erkekler asker sayılmıştır.
  • Gılgamış Destanı, Tufan Destanı ve Yaratılış Destanı Sümerlerin önemli edebiyat ürünleridir.
  • Karasabanı kullanmışlar ve sulama kanalları inşa etmişlerdir.
  • Sümer Takvimini kullanmışlardır. Bu takvime göre yıl 360 gün aylar 30 günden oluşuyordu.
  • Astronomi, takvim ve matematik alanında gelişmiş bir noktadaydılar. Dairenin alanını 360 derece olarak hesaplamışlardır.
  • Akadlar tarafından zayıflatılarak yıkılmışlardır.

Bilgiler alıntıdır.

Mezopotamya Tarihi ve Mezopotamya Uygarlığı

Mezopotamya Aşağı ve Yukarı Mezopotamya olmak üzere iki bölümden oluşur ve İran topraklarındaki Basra Körfezi’nden Irak bölgesine kadar uzanan bir bölgeyi içine alan bölüm aşağı Mezopotamya, Irak topraklarından Anadolu’ya kadar uzanan bölüm ise Yukarı Mezopotamya olarak bilinir. Mezopotamya’yı önemli ve can alıcı kılan Fırat ve Dicle nehirlerinin bu bahse konu topraklar üzerinde bulunması ve bölge topraklarının tarımsal üretime imkan tanıyan alüvyal topraklardan oluşmasıdır. Bu iki nehir aslında Mezopotamya isminin de kaynağıdır ve Fırat ve Dicle nehri arasında kalan bu bölge iki nehir arasında kalan bölge anlamına gelen Mezopotamya kelimesi ile isimlendirilmiştir.

Bu zenginlik bölgede yaşayan toplulukların daima ilgisini çekmiş ve bölgeyi cazibe merkezi haline getirmiştir. Bu cazibe merkezinde yaşayan uygarlıklara bakıldığında:

  • Sümerler
  • Akadlar
  • Babilliler
  • Asurlular ve Aramiler göze çarpmaktadır.

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN DEVRİ OSMANLI DEVLETİ’NİN KARADENİZ VE RUSYA SİYASETİ

Prof. Dr. Remzi KILIÇ[1]

Giriş:

Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566) devrinde Osmanlı devleti dünyada çok güçlü bir konumda idi. Osmanlı devleti; Karadeniz’in kuzeyinden Türkistan’a kadar uzanan ve Altınordu devletinin toprakları üzerinde kurulan; Kazan Hanlığı, Kırım Hanlığı, Astarhan Hanlığı, Nogay Hanlığı ve Kasım Hanlığı gibi, hanlıkların Rus çarlığına karşı mücadelelerinde Kafkasların güvenliğinin sağlanması hususunda, Türkistanlı tüccarların ve hacıların güvenliği, Karadeniz’de Osmanlı gemilerinin serbestçe gidip gelmelerini sağlamak gibi konularda bir Karadeniz siyaseti geliştirmiştir. Osmanlıların 1563’de Rusya’ya karşı Karadeniz ile Hazar Denizi’ni bir birine bağlama ve Osmanlı devletinin Karadeniz ve Kafkasya bölgelerinde kalıcı hâkimiyet kurma mücadelesine yöneldiğini görüyoruz. Bu sebeple Hazar denizinde bir Kaptan-ı Derya görevlendirmek ve donanma bulundurmak için harekete geçilmişti. Karadeniz ve Hazar Denizi kontrol altına alınarak bölgede Osmanlı hâkimiyeti sağlanmak istenmiştir.

Fatih Sultan Mehmed’in 1461’de Trabzon’u fethiyle başlayıp, Yavuz Sultan Selim’in Trabzon valiliği (1485-1512)ve Çaldıran seferiyle gelişen, Osmanlı devletinin Karadeniz siyaseti, Kanunî Süleyman ile devam etmiş ve II. Selim devrinde (1566-1574) somut projeler ve seferler ile ortaya konulmuştur. Karadeniz ve Kafkaslar bölgesi tarih boyunca her zaman stratejik öneme sahip bir saha olmuştur. XVI. yüzyılın ikinci yarsında bölgeye Rusya çarlığı ve Safevî devleti hâkim olmak istemişlerdir. Osmanlı devleti, Karadeniz’in kuzeyindeki Türk hanlıkları ve Türkistan’daki Özbek Hanlığı ile kardeşlik ve dostluk siyaseti takip ederek, daima işbirliği içerisinde hareket etmişlerdir. Osmanlı devleti, Karadeniz’e dökülen Ten (Don) nehri ile Hazar Denizi’ne dökülen İdil (Volga) nehirlerini bir kanal ile birleştirerek, Rusların Kafkaslar ve Karadeniz’e inmelerini engellemeyi ve bu bölgede Türk hâkimiyetini devamlı kılmayı amaçlamıştır. Böylece, hem Karadeniz bölgesi, hem de Kafkaslar bölgesi ve öte yandan Türkistan’ın güvenliği ve Türk hanlıkları ile işbirliği içerisinde, Osmanlı hâkimiyeti kalıcı olarak gerçekleşmiş olacaktı.

Osmanlı devleti, Kanunî zamanında Avrupa’da Almanya ve İspanya’ya karşı Fransa’yı himaye etmekteydi. Osmanlılar, Viyana kapılarına dayanarak, rakipsiz bir devlet kurmak gücünü göstermeyi başarmışlardı[2]. Sultan Selim’in Doğuya (1514-1515) Safevîler üzerine ve Güneye (1516-1518) Memluklar üzerine yaptığı seferler sonucu, Osmanlı devletinin ülkeleri genişlemiş ve hâkimiyet sahaları daha da artmıştı. Safevîler İran’da ağır bir darbe yemiş, Memluk devleti artık tarihe karışmıştı. XVI. yüzyılın ikinci yarısına baktığımızda, Osmanlı toprakları “Üç Kıta” üzerine yayılmaktaydı. Tuna nehrinden Fırat nehri ötelerine, Kırım ülkesinden Cezayir’e kadar uzanıyordu. Mekke, Medine, Kudüs, Kahire ve Şam gibi, tarihi yerler başta olmak üzere, Osmanlılar Afrika’nın büyük bir kısmını yönetimleri altına almışlardı[3].

Karadeniz çoktan bir Türk gölü haline gelmişti. 1472-1475 yıllarında, Fatih Sultan Mehmed (1451-1481) Karadeniz’in kuzeyindeki Kırım topraklarını Osmanlı devleti himayesi altına almıştı. II. Bayezid (1481-1512) ve Yavuz Sultan Selim (1512-1520) devirlerinde, Kırım Hanlığı başta olmak üzere, Karadeniz’in kuzeyindeki Türk hanlıkları ile son derece müspet ilişkiler sağlanmıştı. Sancak beyliğine 1508 yılında Kefe’de başlayan Kanunî Süleyman (1520-1566) şehzâdeliğinden itibaren Karadeniz sahasının önemini bilmekteydi. Eskiçağlardan itibaren Karadeniz bölgesi, Ege ve Akdeniz ile yoğun bir ekonomik bütünlük oluşturmuştu. Kırım’ın kıyısında bulunan denize açık az nüfuslu Kuzey Karadeniz kesimleri ve Boğdan (Moldova), önemli miktarda ürettikleri tahıl, et, balık ve diğer hayvanî ürünleri, sık nüfuslu Güney kesimine aktaran bir ihracat kapısı olma özelliği taşırdı. Güney’den ise, Kefe, Kili, Akkirman gibi, kuzey limanlarına büyük miktarda ipek, pamuk ve kenevirden yapılmış kumaşlar gönderilirdi.

Karadeniz’de XVI. Yüzyıl boyunca kuzey-güney ticareti önemli sayılabilecek boyutlara ulaşmıştı. Karadeniz’in Kuzey kesiminde Harzem ve Azerbaycan’dan Aşağı Volga ve Azak bölgesine uzanan güzergâh 1520 yıllarına kadar oldukça faal bir durumdaydı. Karadeniz’de kuzey-güney ticareti, denizden Bursa-İstanbul- Kefe veya Akkirman’ı takip ediyordu. Bu güzergâhta önemli miktarda Türk-Müslüman tüccarı faaliyet gösteriyordu. Ruslar, Fatih’ten itibaren Kefe ve Azak gibi limanlara gelerek mallarını satabiliyorlardı. XVI. yüzyıla gelindiğinde Ruslar, Karadeniz’de serbest ticaret yapabilmek için Osmanlı devletinden ahitnâme almışlardı. Ayrıca, Osmanlı devletinin Karadeniz sahillerinde birçok resmî gemi inşa tezgâhları bulunmaktaydı. Bunlar arasında en önemlisi Candaroğulları’ndan bu tarafa kullanılmakta olan Sinop tersanesi idi[4].

Ruslar XVI. Yüzyıla gelinceye kadar dünya tarihinde önemli bir varlık gösterememişlerdi. III. İvan’dan (1462-1505) itibaren Rusların gücü hissedilir hale gelmiştir. Çünkü III. İvan Rus knezliklerini bir araya getirip, Çarlık haline getirmişti. Özellikle IV. İvan dönemi (1533-1584), Rusların kuvvetlerini birleştirdiği, Türk illerinde hüküm süren; Kazan, Astarhan, Nogay, Kasım ve Kırım gibi hanlıkların zayıfladığı dönem olmuştur. Rus çarı IV. İvan 1552’de İdil nehri kıyısındaki Kazan’ı ve 1556’da Hazar Denizi kuzeyinde liman kenti olan Astarhan’ı büyük bir katliam ve işgal sonucu ele geçirmiştir. XVI. yüzyılda Türk hanlıkları için güneydeki Safevî tehdidinden başka kuzeyde Rusya çarlığı ciddî bir tehlike oluşturmaya başlamıştı[5].

Bu gelişmeler üzerine Osmanlı devleti XVI. yüzyılın ikinci yarısında Kanunî zamanında, Ruslara karşı Karadeniz ticareti ve siyaseti konusunda ciddi girişimlerde bulunmuştur. Kefe ve Akkirman gibi, bazı Osmanlı limanlarında, Ruslara ait mallar ve kürk ticareti oldukça azalmıştı. Bunun sebebi, Rus Çarı IV. İvan’ın 1547 yılından itibaren Karadeniz’in kuzeyinde bulunan Kazan, Nogay, Kasım ve Astarhan hanlıklarına karşı uyguladığı işgalci, yayılmacı ve saldırgan siyasetidir. IV. İvan zamanında, Ruslar ile Osmanlılar Karadeniz hâkimiyeti ve siyaseti meselesinde açıkça karşı karşıya gelmişlerdir. Bunun yanı sıra Türkistanlı hacıların durumu, Harzemli tüccarların Rusları Osmanlı padişahlarına şikâyetleri gibi, diğer olayları da ilave etmek gerekir. Bu coğrafya da Ruslar, İran’da hüküm süren Safevîler ile birlikte hareket ederken, Osmanlılar da Türkistan hanlıkları ile beraber siyaset ve ittifak etmişlerdir.

Osmanlı Devleti’nin Rusya Çarlığı’na Karşı Karadeniz Siyaseti:

XVI. yüzyılın ikinci yarısına doğru Rus Çarı IV. İvan’ın açık bir biçimde Türk hanlıklarına karşı işgalci tutumu, Kanunî Süleyman’ı dünyanın kudretli ve sorumlu devletinin padişahı olarak harekete geçirmiştir. Kanunî Süleyman’ın bu sebepten dolayı, 1563 yılında Ruslara karşı yoğun bir savaş hazırlığı içerisine girdiğini görüyoruz. Hatta Don-Volga Kanalı projesinin Kanunî Süleyman zamanında planlandığını, ancak ortaya çıkan Avusturya-Macaristan topraklarındaki hadiseler yüzünden, padişahın Rusya çarlığı üzerine sefer yapmaktan vazgeçmek zorunda kaldığını görüyoruz.

Kanunî devrinde Osmanlı devleti; Orta Avrupa’dan Basra Körfezi’ne, Karadeniz’in Kuzeyindeki Kırım’dan İran’a, Türkistan’a, Mısır’dan Arabistan yarımadasına, Yemen’e, Hint Okyanusu’na kadar uzanan geniş coğrafyalarda hâkimiyetini ve siyasetini sürdürmekteydi. Kanunî Süleyman devrinde Karadeniz’in kuzeyinde bulunan Rusya çarlığının, Türk yurtlarından Kazan (1552) ve Astarhan’ı (1556) acımasız bir şekilde işgali üzerine, Kırım Hanlığı’nın gelecekte aynı tehlikeye maruz kalabileceği, Rusların artık Karadeniz ve Kafkaslar sahasını baskı altına almaya çalışacakları gerçeği ortaya çıkmıştır.

Kanunî Süleyman, yalnız Rusların Karadeniz ve Kafkaslar üzerinde teşkil ettiği siyasî tehlikeyi önlemek için değil, Kuzey’de ve Türkistan’daki Müslümanlar nazarında “Halife-i rûy-i zemin” sıfatıyla haiz olduğu dinî nüfuzu korumak için de harekete geçmek istiyordu. O’nu İslâmiyet’in hâmisi yapan en mühim sıfatı, Mekke ve Medine’nin hâdimi, Hac yollarının koruyucusu olması idi. Çünkü O, her yönüyle Osmanlı devletinin padişahıydı[6].

Kanunî döneminin sonlarına doğru Türkistan Müslümanlarına, hac veya ticaret için Osmanlı ülkelerine geçmek, hemen hemen imkânsız hale gelmişti. Bunun için Şeybânîler’den (Özbekler) Harzem Hanı Hacı Mehmed (1560-1603), Osmanlı padişahına Haydar Bahadır adındaki elçisi ile bir mektup göndermişti. Mektubunda; Safevî Şahı’nın Türkistan’dan giden hacıları kendi memleketine girer girmez tutuklattığını ve Astarhan’ı alan Moskofların da, hacılara ve tüccarlara yol vermeyip güçlük çıkardığını bildiriyordu. Astarhan’ın Osmanlılar tarafından fethedilip, bu yolun açılmasını istiyordu. Şüphesiz O, Halife-Sultan’a Kazan ve Astarhan gibi, Müslüman memleketlerinin “kâfir” Moskoflar eline düşmesinden de şikâyet ediyordu[7]. Bir taraftan Rusya çarlığını öte yandan Safevî şahlığını Osmanlı devletine şikâyet etmekteydi.

Osmanlı sultanı, Harzem Hanı Hacı Mehmed’e gönderdiği cevabında; İran Şahı’nın tutuklattığı adamların kurtarılmasına çalışacağını ve hacılarla tüccarların, emniyetle gidip gelebilmeleri için Astarhan yolunun açılmasına niyet ettiğini bildiriyordu. Osmanlı devletine, Moskoflara karşı şikâyetler, sadece Kırım’dan ve Nogaylar’dan değil, Türkistan Müslümanlarından da geliyordu. Türkistan ve Karadeniz’in kuzeyindeki Türk illerindeki Müslümanların müracaatlarını yerine getirmek için Ruslara karşı harekete geçmek, Osmanlı sultanı için bir kere daha bir zaruret olarak kendini gösteriyordu. Bu mektuplarda belirtildiğine göre, hacılar kadar tüccarların menfaati de önemli idi. İdil havzası yüzyıllardan bu tarafa Harzem’e (Hive) yalnız siyasî değil, kültür ve ticaret bakımından da sıkı sıkıya bağlı idi[8]. Çünkü İdil nehri havzasında yaşayan Bulgar hanlarına ve halkına, onuncu yüzyılda Müslümanlığı Harzemli tüccarlar benimsetmiş ve öğretmişlerdi.

XVI. Yüzyıl ortalarında Osmanlı padişahlarına, Türk hanlarından gelen mektupların çoğu, hacıların durumları, geliş ve gidişleri ile ilgilidir. Oralardan gelen elçiler İstanbul’a gelirler, gerekli görevlerini yaparlar sonra Mekke’ye Hacca giderler ve tekrar İstanbul’a dönerlerdi[9]. Türkistanlı hacıların ve elçilerin içinde aylarca İstanbul’da kalanlar da olurdu. Bu elçilerin güven içinde Hacca gidip gelmeleri Osmanlı devletinin en çok önem verdiği işlerden biri idi. Hacılar topluluğu, yolda her hangi bir saldırıya uğradığında hemen durum Osmanlı padişahına bildirilir ve gereken yapılırdı[10]. XVI. yüzyılda, Osmanlı devleti adetâ bütün Türklerin ve Müslümanların hâmisi olarak görülmekteydi.

Rusların 1556 yılında Astarhan’ı işgal etmeleri, Türkistan Müslümanlarının Hazar Denizi’nin kuzeyinden İstanbul ve Mekke’yi ziyaretlerini imkânsız hale getirmişti. Çünkü İran’da Şiî-Safevîler, Türkistan hacılarının topraklarından geçmesine izin vermiyorlardı[11]. Bu arada Rusların İdil nehri vâdisine yerleşmeleri ile Türkistan istikâmetinde yayılmaya başlamalarından endişeye kapılan Türk-Müslüman ahâli, İstanbul’a gönderdikleri mektuplar ve elçiler ile Osmanlı padişahından acil yardım istiyorlardı[12]. Çünkü Türkistan’da saltanat süren Türk hanlarının kuvvet ve kudretleri, Kazan ve Astarhan’ı işgal eden Moskoflara karşı etkili bir darbe vuracak durumda değildi.

Bütün Türk ve İslam âleminin hâmisi Türkistan ve Avrupa’nın en güçlü asker milleti Osmanlı Türkleri idi. Bu yüzden de Astarhan’ın kurtarılmasını Osmanlı devletinden ricâ ediyorlardı[13]. Osmanlı padişahı “Müslümanların Halifesi” olması sebebiyle, diğer ülkelerdeki Müslümanların, özellikle Sünnîlerin başı sayılıyordu. Hac yolunun güven altında bulundurulması da, Osmanlı padişahlarının önemli görevlerinden biri sayılmaktaydı[14].

Astarhan, Hazar Denizi’nin kuzeyinde bir liman şehri, aynı zamanda bir ticaret merkezi idi. Rusya’nın, Müslümanların ticaret yollarını ve pazarlarını ele geçirmeleri, kendilerine tâbi hale getirmeleri, Müslümanları kızgınlığa ve endişeye sevk ediyordu. Bundan en çok etkilenen ise Harzem olmuştu. Çünkü İdil/Volga havzası, öteden beri asırlardır Harzemli tüccarların ticaret bakımından önemli bir pazarları idi. Bu yüzden Harzem Hanı, çeşitli hediyelerle Harzemli tüccarlara imtiyaz istemek için Moskova’ya Rus Çarı IV. İvan’a elçiler göndermişti[15].

Osmanlı devleti ile XVI. yüzyılda önemli münasebetleri olan Türk hanlıklarından biri de Nogay Hanlığı (1502-1557)’dır. Nogay Hanlığı, Altınordu devletinin (1223-1502) çöküşünden sonra, Volga’dan İrtiş nehrine ve Hazar Denizi’nden Aral Gölü’ne kadar uzanan sahaları içine almaktaydı. Merkezi, Yayık nehrinin çıkışındaki Saraycık şehri idi. Ahâlisinin esas unsurunu Kazan, Kırım, Astarhan ve Sibir hanlıklarında olduğu gibi, Kıpçak zümresine ait Türk boyları teşkil etmekteydi[16]. Bunlar da Osmanlı devletini Ruslara karşı bir sığınak olarak görüyorlardı.

XVI. yüzyıl, Nogay Hanları için tam bir dağılma dönemi olmuştu. 1557-1558’deki kuraklık sebebi ile çok fakir bir duruma düşmüşlerdi. Kıpçak Çölü’nün o zamanki durumunu: “Yoğıdı anda vuhu targa gıda, Su bulamazdı kurbağa buçga”[17] beyti açıklamaktadır. Kırım Hanlığı’na bağlı Küçük Nogayların reisi Yusuf Mirza ile Rusya’ya bağlı Ulu Nogayların reisi İsmail Mirza arasındaki mücadeleler sonucu, Türk nüfusu bu bölgelerde iyice azalmış ve Ruslar da boş kalan yerlere kolayca yerleşmişti. Nogayların Kazan ile ticarî ilişkileri vardı. At, davar, deri satıp, hububât, mâmul eşya ve zînet eşyaları alıyorlardı. Rusların Kazan’ı işgali ile Nogaylar, oldukça sıkıntıya düşmüşlerdi[18]. Kazan ve Astarhan hanlıklarının yıllarında Rusya’ya tâbi olmasından sonra, Nogay Hanlığı da, IV. İvan’ın hâkimiyetini 1555-1557 yıllarında tanımak zorunda kalmışlardı[19]. Türkiye’ye ilticâ etmiş olan eski Astarhan Hanı Yağmurçı Han ve sonraki Astarhan Hanı Derviş Ali Han ve oğlu, Astarhan şehrinin Kırım Hanı’na verilmesini istemiyorlardı. Onlar Astarhan’ın Nogaylar’ın elinde, ancak Osmanlı idaresinde kalmasını istiyorlardı. Bu yüzden de Osmanlı sultanını bizzat harekete geçirmek için teşvik ediyorlardı[20].

Astarhan yolunun açılması için Osmanlılar’dan İdil boyuna bir sefer yapmalarını isteyenler, sadece İdil nehrinin Batı kısmında yaşayan Nogay mirzaları değil, Buharalı ve Hiveli tüccarlar da bunu istiyorlardı. Çünkü bunlarında Mekke ve İstanbul ile doğrudan münasebetleri kesilmişti. Bu sırada Nogay mirzalarının başında “Küçük Nogay Ordası”nın reisi Kadı Mirza bulunuyordu. İstanbul’a adamlar ve mektuplar göndererek Astarhan’a karşı bir an evvel sefer açılmasını istiyordu. Bu konudaki müracaatın diğer Nogay mirzaları tarafından da yapıldığı, hatta İdil nehrinin doğusundaki “Büyük Nogay” mirzalarının bu yoldaki isteklerini İstanbul’a daha önceden yollamış olmaları mümkündür.

Astarhan şehri, Osmanlı devleti için de çok önemli idi. Kuzey ve doğu ticaret mallarını İstanbul’a daha kolay getirmek düşüncesi ile Türkistan-Astarhan-Kırım yolunu kendi hesabına canlandırmayı düşünüyordu[21]. Kazan ve Astarhan’ın Ruslar tarafından alınmış olması, Karadeniz’in doğrudan doğruya tehlikeye düşmesi demekti. Moskova’nın derhal Hazar, Kafkas, Karadeniz arasındaki yollara hâkim yerlerde kaleler yapmaya girişmesi ve Rusların Terek ırmağı boyunda bir kale yapmakta oldukları haberinin gelmesi, Rusların Kuzey Kafkasya’ya da el atacakları anlamında idi ve olayın önemini daha da artırmıştı[22]. Bütün bu nedenlerden dolayı, Osmanlı devleti için Astarhan-Kazan seferine çıkmak, Karadeniz ve Hazar Denizi arasını kontrol altına almak bir zaruret haline gelmişti. Osmanlı devleti artık Rusya çarlığı üzerine bir sefer yapmak için hazırlıklara çoktan başlamıştı.

Rusların büyük ticaret yollarını ve pazarlarını ele geçirerek, Türkistan Müslümanlarının ticaretini kendisine tâbi hale getirmesi, Hint Okyanusu’nda Hac ve ticaret yolları için Portekizliler ile savaşan Osmanlı devletini Karadeniz’in kuzeyinde kıtalar arası büyük ticaret yollarından biri olduğunu bildiğimiz, Türkistan-Astarhan-Kırım yolunu kendi hesabına canlandırmaya sevk etmişti. Osmanlı devleti, nihayet meseleyi ciddiyetle ele almak durumundaydı[23].

Kanunî Sultan Süleyman, Semiz Ali Paşa’nın veziriâzâmlığı esnâsında 1563 yılında, Don-Volga arasında bir kanal açılması ve bu nehirler üzerinde kaleler yapılmasını kararlaştırmıştı[24]. Ancak ortaya çıkan Avusturya meselesi üzerine Rusya’ya karşı sefere çıkılamamıştır. Astarhan seferi baştan beri, Don-Volga kanalı projesi ile birlikte düşünülmüştü. Osmanlı devleti kanal projesine çok önem veriyordu. Çünkü bu Osmanlıların “Cihan hâkimiyeti” bakımından çok mühimdi. Hazar Denizi’nin Karadeniz ile birleştirilmesi, İran ve Türkistan ile ulaşımı temin edecekti. Türkistan’a ulaşmak için kara yoluna bir de deniz yolu eklenerek aradaki İran engeli aşılmış olacaktı. İran seferlerinde Don ve Volga nehirleri vasıtasıyla erzâk ve cephâne nakli kolay olacaktı. Etrafta bulunan Şirvân, Karabağ ve Gürcistan’nın tamamı kolaylıkla kontrol altına alınabilecek, buralara Rusların yayılması engellenmiş olacaktı[25].

Astarhan Hanlığı topraklarının, Ruslardan kurtarılması ile Moskof çarlığı, Hazar Denizi’nden yukarı atılacak ve Rusların kontrolünü arzu ettiği Karadeniz yolu kesilecekti. Astarhan topraklarının elde bulundurulması sûreti ile Türkistan hacılarının rahatlıkla geçebileceği bir yol temin edilmiş olacaktı. Ayrıca Kırım hanlığını Kuzeyden ve Doğudan tehdit eden tehlikeli vaziyete son verilip, istikbâli kurtarılmış olunabilecekti[26]. Büyük menfaatler sağlayacak olan böyle bir projeye, Kazan Türklerinin, Osmanlı devletini ısrarla teşvik ettiği unutulmamalıdır. Bu projenin kendilerine neler kazandıracağı anlatılarak, Osmanlı devlet adamlarını iknâ etmişlerdi.

Don-Volga Kanalı projesinin ilk defa 1563’de Semiz Ali Paşa zamanında düşünüldüğünü[27] bazı tarihçiler de zamanın Türk münevverlerince ihtiyaç karşısında düşünülüp tasarlanmış millî bir fikir olduğunu söylemektedirler[28]. Hatta bu iş düşünülmekle kalmamış, Kanunî Süleyman zamanında Türkistan’a yardım için İran’ın kapadığı Hac yolunu, o taraftan açmak amacı ile “Kanal Projesi” için gerekli hazırlıklar başlamış, ancak Avusturya cephesinde meydana gelen hızlı gelişmeler yüzünden, Kanunî Süleyman, dikkatini tekrar Batıya çevirmişti. Kanunî, 1566’da çıktığı Zigetvar seferi sırasında hastalanarak vefat etmiş, böylece Karadeniz ile Hazar Denizi’nin birleştirecek olan “Kanal Projesi” geriye bırakılmıştır[29].

Osmanlı devleti için her şeyden önce, Azerbaycan ve İran’a yapılacak seferler için kolay bir yol açılacaktı. Don-Volga nehirlerinin biri birine en çok yaklaştığı yerde bir kanal açılırsa, Karadeniz’den Hazar Denizi’ne gemilerle doğrudan doğruya, erzak ve mühimmat sevk olunabilecekti. Doğu seferleri rahat yapılacak, Şirvân, Karabağ ve bütün Gürcistan’ın itaati sağlanacak, Osmanlı kuvvetleri İran’ın en iç bölgelerine kadar gidebilecekti. Bunun yanı sıra, Astarhan’ın Moskoflar elinden kurtarılması “Bahr-ı Zulemât”a (Karanlık Deniz) kadar fetihler yapılması, Rus ve Çerkez memleketlerine akınlar yapılması da düşünülüyordu[30].

Başarılı bir siyasetçi ve akıllı bir devlet adamı olan Rus Çarı IV. İvan, Kazan ve Astarhan’da on binlerce Türkü katlederek, Türk illerini birer birer işgal ettiği halde, Osmanlı devletinin Kanunî gibi büyük bir padişaha rağmen zamanında gereken müdahaleyi yapmaması çok ilginçtir. Her şeye rağmen, Osmanlı devleti büyük olmanın ve müttefik olduğu Türkistan hanlıklarının Ruslar karşısında hukukunu ve haklarını koruma mücadelesindeki kararlılığını sürdürmüştür. Bu hususlar; Hac yolunun güvenliği, Astarhan yolunun açılması, Rus yayılmacılığının önlenmesini amaçlayan çok mühim hadiselerdi. Karadeniz ve havalisi, Kafkaslar bölgesi son derece önemli sahalardı.

Türkistan’dan Müslüman Türklerin hacca gitmesini Safevîler engellediği için buradaki Türkler Astarhan-Kırım- Karadeniz ve İstanbul yolu ile hacca gidip geliyorlardı. Kazan ve Astarhan’ın Rus Çarı IV. İvan tarafından gayet ustaca ve sinsi bir siyasetle ele geçirilmesi Osmanlı devletinin İdil boyunda yeni bir “Müslüman-Türk Devleti” kurma arzularını boşa çıkarmıştı. Bu arada Kırım Hanı Devlet Giray (1551-1577), Moskof Çarı IV. İvan’dan Kazan ve Astarhan’ı kendisi için istemeye devam etmiştir. Moskof Çarı IV. İvan ise, Osmanlı devletinin Astarhan üzerine sefer açacağını hesap ederek tedbir almaya devam ediyordu.

Sonuç:

“İdil Havzası” eğer Osmanlı devletinin hâkimiyeti altına girmiş olsaydı, IV. İvan’ın genç Rusya Çarlığı, çok çabuk çökmüş olacaktı. Bu sıralarda Osmanlılar ise, kudretinin en yüksek noktasında bulunuyordu. Osmanlı devletinin hâlâ amacından dönmediğini bilen Rus Çarı IV. İvan, ince bir siyaset stratejisi izlemiştir. Daha sonra başlayan Osmanlı-Avusturya savaşı, Ruslar ile ciddî bir mücadeleye girişilmesine imkân bırakmamıştı. Osmanlı-Avusturya savaşları Osmanlı devletini bir hayli yıpratmıştı. Kırım Hanlığı dahi neredeyse bütün gücünü bu savaşlar da sarf etmişti. Osmanlı devleti ise, önce Doğuda Safevî devleti ile daha sonra Batıda Avusturya ile uzun süren savaşlardan dolayı hayli yıpranmıştı. Artık, Osmanlılar Kanunî Süleyman devrinde Türk hanlıklarına sistemli olarak yönelmiş olan Ruslara her zaman müdahale edemiyorlardı.

Kanunî Sultan Süleyman’dan sonra II. Selim devrinde Osmanlı devleti, Rusya’nın Türk illerine yayılması karşısında, daima Rusların karşısında olmuştu. Bütün Türklerin hâmisi gibi davranmaktan asla geri durmamıştı. Hatta Kazan ve Astarhan hanlıklarının Ruslar tarafından işgal edilmelerine derhal karşı çıkarak, özellikle Kırım Hanlığı’nı kendi kontrollerinde, Türk yurtlarının korunması için takviye ederek, zaman zaman da askeri kuvvetle destek vererek Rus kuvvetlerine karşı savaşmışlardı. Kanunî’den sonraki süreçte, gerek II. Selim Astarhan seferine çıkarak, gerekse III. Murad, özellikle Türkistan’da hüküm süren Şeybânî Han neslinden, Özbek Hanı II. Abdullah ile İran’da bulunan Safevî devletine karşı birlikte karar ve tavır alma siyasetini yürütmüştür. Aynı surette Rusya çarlığına karşı da son derece kuvvetli bir dayanışma içerisinde olmuşlardır.

Ancak, Kırım Hanlığı’nın Karadeniz’de Osmanlı hâkimiyeti artarsa, bizim hâkimiyetimiz tehlikeye girer düşüncesi ile Kazan ve Astarhan’a Kırım’ın hükmetmesi arzuları, Kırım Hanı’nın Rus Çarı ile iyi ilişkiler içine girmesi, birde Türk hanlıklarının taht mücadeleleri, Osmanlı devletinin destek ve girişimlerini sonuçsuz bırakmıştı. Burada Rus çarı IV. İvan’ın Türk hanlıkları ve Osmanlı devletine karşı, çok dikkatli ve ince bir siyaset takip ettiğini de unutmamak gerekir. Osmanlı devleti, “Don-Volga Kanal Projesi” olarak bilinen seferin ilkini 1563’de Kanunî devrinde planlamış gerçekleştirememiştir. İkincisini ise II. Selim devrinde 1569’da yapacak, ama netice alamayacaktır.

Osmanlı devletinin Kanunî Sultan Süleyman zamanındaki, büyüklüğü, gelişmişliği, kudreti ve yaptırım gücü açıktır. Gerek Batıda gerekse Doğuda, birçok hanedanlık ile barış yapmış, çoğu zaman bu barış şartları, Osmanlıların koyduğu ilkeler doğrultusunda kabul edilmişti. Daha sonra II. Selim Han’ın sekiz yıl kadar süren iktidarı sırasında, Kıbrıs adası fethedilmiş, Karadeniz’in kuzeyinde Rusya çarlığının yayılmacı politikasına karşı, Don-Volga Kanalı Projesi gerçekleştirilememiş, ancak diplomatik ataklar sürdürülmüştü. Türkistan hanları ile olan muhaberât devam etmiş, Türkistanlı Hacılar ve tüccarlar için ticaret ve ulaşım güvenliği iş birliği gerçekleştirilmişti. Osmanlı devleti, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman devirlerinin güçlü mirası üzerinde oturmaktaydı.

Osmanlı devleti XVI. yüzyılın ikinci yarısında yine de, Türkistan tarafından gelen Hacıların yol güvenliğini, Osmanlı devleti ile Karadeniz’in kuzeyindeki ve Kafkaslardaki Müslüman ahalinin huzur ve münasebetlerinin devamını sağlamak arzusunu sürdürmüşlerdir. Osmanlı devleti, XVI. yüzyılın ikinci yarsında Karadeniz’de hâkimiyet elde etmenin, Karadeniz ile Hazar Denizi’ni birleştirmek suretiyle buralarda kalıcı hâkimiyet kurmanın önemini beş yüzyıl önce Kanunî Sultan Süleyman devrinde idrak etmiş ve uygulamaya çalışmıştır. Kanunî devrinde Osmanlı devletinin Karadeniz siyaseti ve Rusya çarlığı münasebetleri son derece önemli bir husus olarak tarihte yerini almıştır.

K A Y N A K Ç A:

Ahmed Feridun Bey; Münşeatü’s-Selâtin, C. I-II. İstanbul, 1274-1275 h.

Ahmed Refik; “Bahr-ı Hazar-Karadeniz Kanalı ve Ejderhan Seferi”, T.O.E.M., Nr. 43, İstanbul, 1333 h, C. VIII, (ss. 1-14).

Âli, Gelibolulu Mustafa; Künhu’l Ahbâr, C. I-IV, Amire Matbaası, İstanbul, 1277 h.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi; Mühimme Defterleri; VII, X, XVI, XXIV, LXII, İstanbul.

DANİŞMEND, İsmail Hami; İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, C. I-IV, Türkiye Yayınevi,

İstanbul, 1948-1961.

Diyanet İslam Ansiklopedisi, “Karadeniz”, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı

Yayınları, C. I-XXX, İstanbul, 1990-2006, C. XXIV, (ss. 385-390).

HİLMİ, M.; Kanunî Sultan Süleyman’ın 1533-1535 Bağdad Seferi, Askeri Basımevi,

İstanbul, 1932.

İNALCIK, Halil; “Osmanlı-Rus Rekabetinin Menşei ve Don-Volga Kanal Teşebbüsü

(1569)”, Belleten, S. 46, Ankara, 1948, C. XIII, (ss.349-402).

KARAÇELEBİ-ZÂDE, Abdülâziz; Ravzatu’l-Ebrâr, Bulak Matbaası, Mısır, 1238 h.

KILIÇ, Remzi; Kanunî Devri Osmanlı-İran Münasebetleri (1520-1566), IQ Kültür Sanat

Yayıncılık, İstanbul, 2006.

__________; “Osmanlı Padişahı III. Murad ve Özbek Hükümdarı II. Abdullah Han Dönemi

Osmanlı- Türkistan Dayanışması”, Bilig Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, S. 10,

Yaz ’99, Ankara, 1999 (ss. 49-59).

__________; “XVI. Asrın İkinci Yarısına Doğru Rusların Türk İllerinden Kazan ve

Astarhan’ı İşgal Etmeleri”, Türk Kültürü, S. 454, Ankara, Şubat 2001, (ss. 90-96).

KURAT, Akdes Nimet; Türkiye ve İdil Boyu, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1966.

Mustafa Nuri Paşa; Netâyicu’l-Vukuât, C. I-II. (Sadeleştiren: Neşet Çağatay), T.T.K.

Basımevi,(3.baskı), Ankara, 1992.

MÜNECCİMBAŞI, Ahmed; Sahâifu’l-Ahbâr, (Müneccimbaşı Tarihi), (Terc. Nedim Ahmed), C. III, Hacı Mahmud Kitaplığı, Nr. 4741, Süleymaniye Ktb., İstanbul, 1285 h.

PEÇEVÎ, İbrahim; Peçevî Tarihi, C. I-II, İstanbul, 1281-1283 h.

SARAY, Mehmet; Türk-İran Münasebetlerinde Şiiliğin Rolü, T.K.A.E. Yay., Ankara, 1990.

__________ ; Rus İşgali Devrinde Osmanlı Devleti ile Türkistan Hanlıkları Arasındaki Siyasi Münasebetler (1775-1875), T.T.K. Basımevi, Ankara, 1994.

Seydi Ali Reis; A’sar-ı Eslaftan Mirâtu’l-Memâlik, İzmirli İsmail Hakkı Kitaplığı,

Nr. 3678/7, Süleymaniye Ktb., İstanbul, 1313 h.

TAYMAS, Abdullah Battal; Kazan Türkleri, T. K. A. E. Yayınları, Ankara, 1966.

TEMİR, Ahmet; “Nogay Hanlığı”, Türk Dünyası El Kitabı, T.K.A.E. Yayınları,

Ankara, 1992, C. I, (ss. 435-436).

TOGAN, Zeki Velidî; Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi, Enderun Kitabevi,

İstanbul, 1981.

UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı; Osmanlı Tarihi, C. III/I, T.T.K. Basımevi, Anakara, 1988.

[1]Erciyes Üniversitesi Eğitim Fakültesi Yeniçağ Tarihi Öğretim Üyesi. kilicremzi@gmail.com

[2] M. Hilmi, Kanuni Sultan Süleyman’ın 1533-1535 Bağdad Seferi, Askeri Basımevi, İstanbul, 1932, s.3.

[3] Remzi Kılıç, Kanuni Devri Osmanlı-İran Münasebetleri (1520-1566), IQ Kültür Sanat yayıncılık, İstanbul, 2006, s.124-125.

[4] DİA, “Karadeniz”, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, C. XXIV, İstanbul, 2001, s.387.

[5] Remzi Kılıç, “ XVI. Asrın İkinci Yarısına Doğru Rusların Türk İllerinden Kazan ve Asatrhan’ı İşgal Etmeleri”, Türk Kültürü, S. 454, Ankara, Şubat 2001, s.90.

[6] Halil İnalcık, “Osmanlı-Rus Rekabetinin Menşei ve Don-Volga Kanal Teşebbüsü (1569)”, Belleten, S. 46, Ankara, 1948, C.XIII, s.368.

[7] İnalcık, a.g.mk., s.369; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, C.III, TTK Basımevi, Ankara, 1988, s.34.

[8] İnalcık, a.g.mk., s.369.

[9] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Mühimme Defterleri, İstanbul, LXII, 253; Ahmet Feridun Bey, Münşeatu’s-Selâtin, C.I, İstanbul, 1274h, s.612-613.

[10] BOA., Mühimme Defterleri, İstanbul, XXIV,142.

[11]BOA., Mühimme Defterleri, İstanbul, VII, 985.

[12] Mehmet Saray, Türk İran Münasebetlerinde Şiiliğin Rolü, TKAE Yayınları, Ankara, 1990, s.29.

[13]BOA., Mühimme Defterleri, İstanbul, VII, 985; Ahmed Refik Bey, “ Bahr-ı Hazar Karadeniz Kanalı ve Ejderhan Seferi”, TOEM, İstanbul, 1333h., C.VIII, Nr. 43, s.3.

[14] Akdes Nimet Kurat, Türkiye ve İdil Boyu, Ankara, 1966, s.95.

[15] İnalcık, a.g.mk., s.368-369.

[16] Ahmet Temir, “Nogay Hanlığı”, Türk Dünyası El Kitabı, TKAE Yayınları, Ankara, 1992, C. I. s.345.

[17] Seydi Ali Reis, A’sar-ı Eslaftan Mirâtu’l-Memâlik, İzmirli İsmail Hakkı Kitaplığı, Süleymaniye Ktb., İstanbul, 1313 h, Nr. 3678/7, s.73.

[18] Kurat, a.g.e., s.102.

[19] Temir, a.g.mk.,s.435.

[20] Kurat, a.g.mk., s.102.

[21] İnalcık, a.g.mk.,s.370.

[22] Kurat, a.g.mk., s.95.

[23] İnalcık, a.g.mk., s.370.

[24] İnalcık, a.g.mk., s.371; Saray, a.g.e., s.30.

[25] İbrahim Peçevi, Peçevî Tarihi, C.I, İstanbul, 1281h., s.469; Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhu’l Ahbâr, C.I, Amire Matbaası, İstanbul, 1277h., v.256a.

[26] Ahmet Refik, “Bahr-ı Hazar-Karadeniz Kanalı ve Ejderhan Seferi”, T.O.E.M., Nr. 43, İstanbul, 1333h., C.VIII, s.2.

[27] İnalcık, a.g.mk., s.371.

[28] İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, C. II, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1948-1961, s.384.

[29] Mehmet Saray, Rus İşgali Devrinde Osmanlı Devleti ile Türkistan Hanlıkları Arasındaki Siyasi Münasebetler (1775-1875), TTK Basımevi, Ankara, 1994, s.6.

[30] İnalcık, a.g.mk., s.372.

 

Makalenin kaynağı : http://remzikilic.com/kanuni-sultan-suleyman-devri-osmanli-devletinin-karadeniz-ve-rusya-siyaseti.html

Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)

22 Ekim 1922 tarihinde İtilaf devletleri, TBMM hükumetini Lozan’da toplanacak olan barış konferansına davet ettiler. Ancak, İtilaf devletleri bu konferansa İstanbul Hükümeti’ni de davet etmişlerdi. Bu durumda Atatürk’ün önünde çözülmesi gereken iki önemli sıkıntı vardı. Lozan’a gidecek T.B.M.M. hükumetini temsil edecek heyetin başkanını seçmek, ikincisi de İtilaf devletlerinin eski görüşlerinde ısrar ederek konferansa İstanbul hükumetini de davet etme çabalarını boşa çıkarmak.

Ankara Hükümeti’ni temsil edecek heyetin Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey, Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey ve Sağlık Bakanı Rıza Nur Bey’den oluşması konusunda bir beklenti yaratılmıştı. Rauf Bey bu işi kendi başına yapabileceği konusunda tereddüt etmekte ve yanına yardımcı olarak İsmet Paşa’nın kendisi ile gelmesini istemekteydi.Mudanya Konferansı akabinde İsmet İnönü Bursa’ya gitmişti. Mustafa Kemal de İsmet İnönü’nün heyet başkanı olarak Lozan’a gönderilmesi kararını kendisi aktarmak üzere Bursa’ya gitti. Mudanya Konferansı’nın nasıl yönetildiği konusunda geniş bir bilgi aldı ancak İsmet Paşa’ya düşüncesini yani İsmet Paşa’nın heyet başkanı olarak Lozan’a gideceği söyledi.

İstanbul hükûmeti’nin temsilci gördermesine engel olmak için 1 Kasım 1922 tarihinde saltanat kaldırıldı. Halifeliğin kaldırılması ise sonraki bir tarihe bırakıldı.

alıntıdır.

Altay Türkleri

Altay Cumhuriyeti coğrafya bakımından Asya kıtasının merkezi sayılan Güney Sibirya’da bulunmakta olup Kazakistan, Çin, Moğolistan ve Rusya Federasyonu dahilindeki Tıva ve Hakas cumhuriyetleri ile Kemerova Bölgesi ve Altay Eyaleti ile sınır komşuluğuna sahiptir.

Bununla birlikte adından da anlaşılacağı üzere bu ülkede Türklerin ilk ata yurdu olan Altay dağlarının bulunduğunu artık her Türk bilmektedir her halde.

Toplam yüzölçümü 92 902 km2 olan ve Batıdan Doğuya 360 km, Kuzeyden Güneye de 400 km uzanan Altay ülkesinde yaklaşık olarak 7 bin civarında göl mevcuttur. Ülke topraklarının dörtte biri koyu ormanlarla kaplı olan bu topraklarda en yüksek dağ zirvesi Ak-Sümer’dir (4506 m.).

Dağlık Altay’daki doğada yaklaşık olarak 30 bin toynaklı ve 4 binden fazla ayı mevcuttur. Buradaki toplam 1850 çeşit bitkiden 212 türü yalnızca Dağlık Altay’a özgü olup endemik bitki türlerine aittir.

Altay Cumhuriyeti’nde iklim, dengeli kara iklimi olup yazları (Haziran-Ağustos) kısa ve sıcak, kışları (Kasım-Mart) ise uzun ve soğuktur. Ülkenin yeryüzü biçimi genelde dağlık bölgelerden ibarettir. Ülke tamamen Rusya’ya ait Altay dağlık zincirinin içerisinde yer almaktadır. Dolayısıyla cumhuriyetin yeryüzü biçimi de dar ve derin dağ nehirleri ile parçalanan ve nadir bulunan dağlar arası ovaları ihtiva eden yüksek dağ doruklarını barındırmaktadır. En yüksek dağın adı Beluha (Altayca Üç-Sümer, yüksekliği 4.506 m.), bu dağ aynı zamanda Sibirya’da en yüksek noktayı da temsil etmektedir.

Teles Gölü, Üç Sümer dağı, Altay ve Katun SİT alanları, UNSESCO kararıyla Dünya İnsan Mirası listesine dahil edilmiştir.

Beşeri Durumu. Altay Cumhuriyetinde yaşayan nüfusa ilişkin son verilerin ışığında ülkede 01.01.2001 tarihi itibariyle 205,5 bin bin kişi yaşamakta ve bunların içerisinde 152,4 bin kişi ise kırsal kesimde 53,1 bin kişi de Gorno-Altaysk şehrinde yaşamaktadır. 01 Ocak 1991 tarihi itibariyle Altay Cumhuriyeti’nde 198.1 bin kişi yaşamaktaydı. Toplam nüfusun içerisinde ise şehirli nüfus oranı ancak yüzde 27’lik bir orana sahip olup ülkedeki insanların çoğu kırsal kesimlerde yaşamını sürdürmektedir. İnsan yoğunluğu açısından kilometre kareye yaklaşık 2 kişi düşen Dağlık Altay’da toplam nüfusun yüzde 31’ini ülkenin yerli halkı olan Altay Türkleri oluşturmaktadır. Rusların toplam nüfus içerisindeki oranı ise %60 olup yine ülkede yaşayan Kazak Türklerinin oranı da yüzde 5.6’dır.

Altay Cumhuriyetinde birçok milliyete mensup insan yaşamaktadır. Ancak bu etnik gruplar, Altay Türkleri, Ruslar ve Kazak Türklerinin dışında yoğun olarak bir arada yaşayan gruplar değildir. Ülkede yaşayan etnik bileşke ise şöyledir: Ruslar – %60, Altaylar – %31, Kazaklar – %6, Ukraynalılar – %0.9, Almanlar – %0.4 vs. Diğer milliyetlere mensup gruplar sayısal olarak çok daha az olduğu halde Rus asıllı nüfus genellikle ülkenin Kuzey bölgeleri olan Maymin, Turoçak, Şebalin, Üst-Köksa’da ve Gorno-Altaysk’tadır. Bununla birlikte Altay Türkleri daha çok Ulagan, Üst-Kan ve Onguday bölgelerinde yaşarken, Kazaklar (%83’ü) Koş-Ağaç bölgesinde yaşamaktadır.

Altaylar Türkleri Altay Dil Ailesinin Doğu-Türk grubunun Kırgız-Kıpçak alt-grubuna mensuptur. Eskiden Altay Türkleri genel uğraşlarına bağlı olarak 8 kabile grubuna ayrılmaktaydı.

Ulusal ekonomide esas sektörü oluşturan köy ekonomisinin içinde önde hayvancılık gelmektedir. Hayvancılıkta ise boynuzlar almak üzere geyik yetiştiriciliği önemli bir yere sahiptir. Dağlık Altay’da bu alanda faaliyet gösteren çiftliklerde toplam 30 binden fazla Ren geyiği ile karaca mevcuttur. Yine ülkede bir milyona yakın koyun, 200 binden fazla keçi ve yaklaşık 80 bin at yetiştirilmektedir.

Altay Cumhuriyeti son derece zengin kaynaklara sahiptir. Hidro-enerji potansiyeli 80 milyar KWt. Saat olarak hesaplanmaktadır.

Turizmcilik alanında da Dağlık Altay’da oldukça iyi gelişmeler yaşanmakta ve bu alanda yeni projeler üretilmektedir. Bunun yanı sıra ülkede turizmin, dağcılık ve mağaracılık gibi alt dalları da son yıllarda yaygınlaşmaya başlamıştır. Dağlık Altay’ın o muhteşem doğası ve dünyada henüz bozulmaya uğramayıp arılığını ve ekolojik düzenini korumayı başarabilmiş nadir bölgelerden biri olma özelliği bu ülkeye diğer bölgelerden ve yurt dışından gelen turist sayısının artmasına yol açmıştır.

İletişimler. Ülkenin sahip olduğu coğrafya koşulları, tüm taşımacılığın %90’nın gerçekleştirildiği kara yolu taşımacılığı ve yolcu ile posta taşımacılığının gerçekleştirildiği havacılık olmak üzere iki taşımacılık çeşidinin gelişmesi üzerinde etkili olmuştur. Otomotiv taşımacılık ülkede önde gelen taşımacılık türüdür. Karayol uzunluğu 3.2 bin km’den daha fazla olup bu sayının içinde 541 km ise Novosibirsk-Biysk-Taşanta (Çu yolu) Federal bir karayolu olan en önemli otoyoldur.

Tarih bakımından da çok bereketli bir toprak olan Altay ülkesinde arkeologlar tarafından dün ışığına çıkartılan erken Taş devrinde yaşamış insanlara ait yerleşimlerin yaşı tam bir buçuk milyon yıldır.

Bununla birlikte arkeoloji dünyasında en çok bilinen Altay’daki Pazırık kültür dönemidir. M.Ö. I. binyılda Tunç dönemin yerini Erken Demir çağına bırakırken ortaya çıkan bu kültür esas olarak İskitler ile ilgilidir. Bu döneme ait kurganların arasında özellikle donmuş bir zeminde bulunanlarında oldukça iyi korunmuş doku ve diğer buluntular elde edilmektedir. Herhalde Pazırık kurganından arkeologlar tarafından çıkarılan 2500 yıllık bir prensesi duymayan artık yoktur, çünkü bu bölgede bu denli iyi korunmuş bir insan organizması ilk defa bulunmuş ve dünyadaki bilim açısından son derece önemli bir kaynak ve araştırma noktasını temsil etmekteydi.

Dağlık Altay’ın esas önemi ise bu bölgenin Türklerin ilk yurdu olmasından ileri gelmektedir. Birçok arkeolojik buluntuyla desteklenen bu husus ışığında bilim adamları yürüttükleri çalışmalarıyla eski Türk dönemi ile daha önceki Hun ve İskit-Sarmat dönemleriyle yakın bir ilişki içinde olduğunu da tespit etmiştir.

alıntıdır.

Peder Ne Der, Kader Ne Der

II. Murat Han, Şehzade Mehmed’in çocukluk yıllarında biraz yaramazlık yaptığı sırada Akşemseddin’in de yanlarında bulunduğu bir vakit, Şehzade Mehmed’e ” Ne kadar yaramaz bir çocuksun, senden adam olmaz !” diye çıkışır. Orada bulunan ve velayet sırrı ile kalp gözü açık olan Akşemseddin Hazretleri hafifçe gülümseyerek der ki; Peder ne der, kader ne der ! 🙂

Bahse konu şehzade Mehmed ise İstanbul’u fethedecek olan ve Peygamber Efendimiz’in (SAV) övgüsüne mazhar olan Fatih Sultan Mehmed Han’dan başkası değildir.

Küreselleşme Sürecinde Türk Dünyası’nın Meseleleri

Prof. Dr. Remzi KILIÇ*

Özet:

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bağımsızlığına kavuşan Türk dünyasında kurulan Türk Cumhuriyetleri, bu devletler ve diğer Türk toplulukları ile bölgede bulunan devletler ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bu ülkeler ile ilişkileri hangi düzeyde, ortaya çıkan meseleler ve çözümleri, bu uğurda yapılan çalışmalar, gündeme gelen görüşler, öneriler hakkında yapılan değerlendirmelere yer verilmiştir. Küreselleşme sürecinde Türk dünyasında, kültürel, sosyal, bilimsel ve siyasî açıdan çeşitli alanlarda yapılan faaliyetler ve gelişmeler irdelenmiştir.

Giriş:
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, ABD kendisini tek başına küreselleşmenin öncüsü ilan ederek ortaya çıkmıştır. İngiltere ve diğer Batı Avrupa ülkeleri ise bu oluşumu destekleyerek takibe koyuldular. Kısaca güçler dengesi değişerek tek boyutluluk kazanmıştır. Amerika Birleşik Devletleri, gelinen noktada dünyanın en güçlü ekonomisi, teknolojisi ve siyasal gücüne sahip, global ve küresel oluşumları ve projeleri yönlendiren ülke konumuna geçmiştir. Bu durumda Türkler ve Türk dünyası nasıl hareket etmelidir. Avrasya toplulukları nasıl bir yol ve siyaset tabip edebilir.

Sovyetler Birliği’nin 1990-1991 yıllarında dağılma sürecine girmesiyle birlikte, diğer topluluklar gibi, Türk toplulukları da bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Başta, Kazakistan Cumhuriyeti olmak üzere, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan Türk Cumhuriyetleri ve birçok muhtar ve özerk Türk toplulukları ortaya çıkmıştır. Bu Türk Cumhuriyetleri ve Türk topluluklarının bağımsızlıklarına kavuşmaları, Türkiye Cumhuriyeti devleti ve Türk halkı tarafından son derece olumlu karşılanmıştır.
Bilhassa, Türk devlet ve bilim adamları, Türk dünyasındaki bağımsızlık gelişmelerini ve soydaş toplulukların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesini öteden beri arzu etmekteydiler. Gazi Mustafa Kemal’in Türk dünyası hakkında beyan ve işaret ettiği hususlar, Türkiye’de ve Türk dünyasında Türk aydınları tarafından bilinmekteydi. Türk bilim dünyası, hem Türkiye Cumhuriyeti devleti her türlü emperyalizmden uzak, bağımsız millî bir devlet olarak yaşamalıdır, hem de Sovyet-Rusya’daki soydaşlarımız başta olmak üzere, bütün dünya Türkleri, hür ve bağımsız bir şekilde varlığını sürdürmelidir, anlayışı içerisinde hareket etmişlerdir.
Ancak, dünyanın en büyük kara devleti olan Sovyet-Rusya, 1970-1980 yıllarına gelindiğinde’ kıtalar arası güdümlü füzeleri, zırhlı mekanize orduları, nükleer silah depoları, hava filoları, her denize bayrak gönderen donanmaları ile süper bir askeri gücü temsil etmekteydi . Sovyet-Rusya hegemonyası altında tuttuğu başta Türkler olmak üzere, bütün unsurları veya çeşitli halkları, her konuda kontrol yada baskı altında bulunduruyordu. Nitekim, Sovyet Sosyalist rejimi ancak yetmiş yıl kadar devam edebilmiştir. Sovyet-Rusya Gorbaçov ile birlikte uygulamaya koyduğu ‘prestroika ve glastnost’ politikasıyla dağılma sürecini yaşamıştır. Tabi ki, bu hadiseler durup dururken ve kolayca kendiliğinden gerçekleşmemiştir. Bu hadiselerin pek çok iç ve dış sebepleri vardır.
Ruslar, küreselleşme bağlamında ‘Bağımsız Devletler Topluluğu’ adı altında, Avrasya’da yine de güç ve hakimiyetlerini ortaya koymuş, çağın şartlarına uygun olarak Türk Cumhuriyetleri başta olmak üzere, Sovyet-Rusya’dan ayrılan diğer topluluk ve halkları örgütleme başarısını göstermişlerdir. Ruslar, Rusya Federasyonu adı altında kurdukları devlet ile hala Avrasya’nın en büyük topraklarına sahip, yaklaşık olarak 170 milyon nüfuslu, nükleer gücü olan, birçok doğal kaynaklara hükmeden bir devlettir. Rusların ayrıca yüzyılları aşan, farklı milletleri kendi sömürge faaliyetleri ile kontrol altında tutabilme deneyimleri de göz ardı edilmemelidir.
Türk dünyası ile ilgili olarak, Türkiye’de ve Türkistan sahasında kurulan cumhuriyetlerin bilgeleri başta olmak üzere, Türk dünyasının her tarafından Türk aydınları, düşünürleri, bilim insanları, siyasetçileri ve eğitimcileri, son çeyrek asır içerisinde, Türklüğe dair yüzlerce kitap, makale, araştırma, dil çalışmaları, projeler yapmış ve yazmışlardır. Siyaset adamları, akademisyenler, gençlik teşkilatları, iş adamları ve eğitimciler, birçok toplantılar, kurultaylar, konferanslar, sempozyumlar yaparak, yaklaşık 250 milyon Türkçe konuşan insanın, Türk halklarının dost ve kardeşliğini artırmayı amaçlamaktadırlar. Türkler milletler mücadelesinde, mazlum milletlere, düşkün ve yoksul halklara, tarihleri boyunca kol kanat germiş, onları korumuş, asla köle muamelesi yapmamıştır. Bu gibi nedenler ile Türklük ulu çınarı hiç yıkılmamış, hep var ola gelmiştir. Türk aydınları ve bilgeleri, Türk milletinin evlatlarına daima yol göstericilik, rehberlik yapmışlardır. Türk Milleti, tarihi boyunca kurmuş olduğu devletli yapı içerisinde, birçok halkı etrafında barındırmış, felakete uğrayanları bünyesinde korumuştur.
Sovyet-Rusya’nın dağılma hadisesinden çok daha evvel, Atatürk’ten itibaren, Türkiye’de Türklük şuuru ve Türk milliyetçiliği çok kuvvetli ve güçlü tutulmuştur. Bunun fevkalade güzel sonuçları artık alınmaktadır. Bugün özellikle Türk siyasetçileri, neden üzerlerine ölü toprağı serpilmiş gibi, çok ciddi gelişmeler karşısında sesiz yada sakin, hatta çoğu zaman duyarsız kalmaktadırlar? Bir zamanlar uğrunda ölümüne mücadele yapılan, hürriyetleri savunulan Türk toplulukları hürriyetlerini ve bağımsızlıklarını kazandılar. Bu süreçte Türk aydınları daha duyarlı ve sorumlu hareket etmelidir.
Türk dünyası temsilcilerini ilmî, kültürel, sağlık, eğitim ve ekonomik amaçlı toplantılarda kendi bayrakları altında görmek ve Türklüğü burada kaynaştırmak, dostluğa ve kardeşliğe yönelik çağrıları sürdürmek, kalıcı hale getirilmelidir. Niçin Türk aydınları, Türk dünyasına yönelik, eğitim, ekonomik ve ticari işbirliği, kalkınma ve gelişme, kültürel faaliyetler alanında zayıf ve etkisiz kalmaktadırlar? Bunlar üzerinde düşünülmesi gereken ve cevap arayan sorulardır.
Kazakistan, Kırgızistan, Azerbaycan ve Türkmenistan başta olmak üzere, buralarda Türklük ve Türkiye adına uğraşan, Turan Yazgan, Namık Kemal Zeybek, Ümit Özdağ, Özcan Yeniçeri, Mümin Köksoy, Mustafa Erdem gibi şahsiyetlerin dışında, çok az sayıda insanımızın sosyal ve kültürel konularda faaliyet göstermekte olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Kırgızistan’da Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi, Uluslararası Atatürk Alatoo Üniversitesi ve Kazakistan’da Kazakistan-Türkiye Ahmet Yesevî Üniversitesi gibi, önemli ilmî merkezleri ve buralarda çalışan fedâkar Türk akademisyenleri ve eğitim veren okulları, Türklüğe hizmetleri bakımından tebrik etmek gerekir. Türk dünyasına yönelik faaliyetler genel anlamda yetersizdir.

Küreselleşme Sürecinde Türk Birliği’ne Doğru Gündemdeki Meseleler:
Bugün Bağımsız Türk Cumhuriyetleri’nin küreselleşme karşısında karşılaştıkları bazı önemli meseleler vardır. Bunların başlıcaları: Siyâsî, Askerî, Ekonomik, Kültürel, Dinî, Eğitim, Kalkınma, İşbirliği, Çevre meseleleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu meselelerin yanında birçok tâli konular da bulunmaktadır. Araştırmamız içerisinde bütün bunları birlikte değerlendirmek ve iç içe girmiş konuları bir arada sunmak istiyoruz.
‘Türk Devletleri Birliği’ oluşumu için, önce bu anlayışın akıl ve mantık yoluyla kabul edilebilecek somut deliller ve fikrî alt yapı ile ortaya konulması gerekir. Bu bağlamda verilecek örnekler ve uygulanacak projeler çok önemlidir. Bu konuda birçok Türk akademisyen ve araştırmacı eser ve makaleler yazmışlardır . Ayrıca, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, TİKA, TİSAV, AYSAM, ASAM, TUSAM gibi merkezler, Bilig, Bilge, Türk Yurdu, 2023, Asya Avrupa Dergisi, Siyaset ve Toplum, Türkiye’de ve Türk dünyasında etkin faaliyetleri ile yararlı olan kuruluşlar ve yayınlardır.
Bugün Amerika kıtasında, Amerika Birleşik Devletleri yaklaşık olarak 9.315.000 km kare yüzölçüm üzerinde 300 milyon nüfusla dünyanın en büyük ekonomik ve siyasi gücü olarak bulunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri 50 eyaletten oluşmuş, dünya ekonomisinin %33’ünü elinde bulunduran küresel bir güçtür. Avrupa kıtasında, Avrupa Birliği yaklaşık olarak 9.500.000 km kare yüzölçüm üzerinde 490 milyon nüfusla dünyanın ikinci büyük ekonomik ve siyasi gücüdür. Avrupa Birliği elli yıldır kurulmakta olan bugün itibariyle 25 üye ülkeden oluşan ve dünya ekonomisinin % 28’ini elinde tutan küresel bir güçtür. Avrupa Birliği üyesi ülkeler, Amerika Birleşik Devletleri gibi, tek ekonomi, tek para birimi, tek ordu, tek meclis, tek hukuk vs. olma yolunda yoğun çaba içerisindedir.
Öte tarafta Çin Halk Cumhuriyeti, yaklaşık olarak 9.516.000 km kare yüzölçüm üzerinde 1 milyar 400 milyon nüfusu ile Asya’da Türklüğü ve insanlığı tehdit eden bir siyasi ve ekonomik güç durumundadır. Asya’da her üç insandan biri, dünyada her beş insandan biri Çinlidir. Yine Asya’da Hindistan yaklaşık 4.500.000 km kare yüzölçümü ve 1 milyar 150 milyon nüfusu ile önemli bir bölgesel ekonomik ve siyasi güç durumundadır. Bunların dışında Arap dünyası II. dünya savaşından sonra İngilizler başta olmak üzere batılılar tarafından sömürge için dahi kurulmuş ve desteklenmiş olsalar bile, gelinen noktada Arap Birliği’ni kurmuşlardır ve Arap Birliği’ne üye elli civarında Arap devleti bulunmaktadır.
Bütün bu gelişmeler dünyamızda ortada iken, yer yüzünün en eski milletlerinden olan ve en çok devlet kurmuş bulunan, en kudretli ordular ve geniş sahalara hükmeden devletler ile yüzyıllar boyuca bağımsızlığını hiç kaybetmeyen Türk milleti, niçin XXI. yüzyılda bir Türk Birliği kuramasın? Tanrı dağlarından Tuna boylarına kadar on milyonlarca km karelik sahalarda yaşayan ve 250 milyon nüfusu bulan Türkler, yer altı ve yer üstü zenginlikleri ile enerji kaynakları, yetişmiş insan güçleri, tarihi birikimleri, jeopolitik ve jeostratejik konumları ve kurulmuş bağımsız Türk Cumhuriyetleri ile gecikmiş olan Türk Birliği’ni derhal gerçekleştirmelidir. Adı’ Türk Birliği, Türk Devletleri Topluluğu, Asya Türk Devletleri, Türk Dünyası Devletleri, Asya Devletleri Birliği, Avrasya Türk Devletleri vb. olabilir. Adı ne olursa, nasıl uygun görülürse, fark etmez öyle olsun, ama mutlaka bir Türk Devletleri Birliği kurulmalıdır. Bu hususta Türk milleti her zaman öncüler, bilgeler, önderler çıkarmıştır. İşbirliğine ve güç birliğine her hususta hazır olmalıyız.

18 Şubat 2005 tarihinde Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in’ ‘Bizim ekonomik çıkarlarımız tarihi-kültürel köklerimiz, ekolojik sorunlarımız, dış tehditlerimiz ortaktır. Yeni bir imparatorluk bekleyemeyiz. Dünya ekonomisine sonuna kadar hammadde sağlayan ülke olmak konumundan çıkmak için Orta Asya Bölgesinin somut entegrasyon sürecini başlatmamız gerekir. Ancak bu şekilde bölgemiz dünyada itibar ve saygın bir konum elde edebilir. Ancak bu şekilde kendi güvenliğimizi temin edebiliriz. Köktencilik ve terörizm ile etkin bir şekilde mücadele edebiliriz. Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan arasında Orta Asya Devletler Birliği’ni kurmayı teklif ediyorum. Sıkı ekonomik entegrasyonu başlatmalıyız. Ortak Pazar ve ortak para birimine doğru ilerlemeliyiz’ , görüş ve teklifini olumlu bulmaktayız. Bu düşünce Türkistan’da bulunan Türk toplulukları ve Türk devletleri açısından olduğu kadar Türkiye içinde son derece önemlidir.
‘Tek ekonomik saha kurmaya yönelik Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan arasındaki, Orta Asya üçlü ittifakın oluşması sürecine Nazarbayev büyük katkı sağlamıştır. 1994’te Ruble bölgesinin kaldırılmasından sonra ilk önce Kazakistan ve Özbekistan’da tek bir ekonomik bölge yaratma çabasına girişildi ve 10 Ocak 1994’te iki ülke arasında gümrük sınırlarının kaldırılmasına ilişkin anlaşma imzalandı. Daha sonra bu anlaşmaya Kırgızistan’da katıldı. Kırgızistan’ın Çolpan Ata kentinde bir araya gelen Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan devlet başkanları ülkeleri arasında ekonomik işbirliğinin sağlamlaştırılması amacıyla ‘üçlü ittifak’ olarak adlandırılan aralarında tek ekonomik bölge kurulmasına ilişkin anlaşmayı imzaladılar. Bütün bunlar küresel anlamda Avrasya Birliği’ne, bölgesel anlamda da Orta Asya Devletler Birliği’ne giden yolun aşamalarıdır’ .

Nazarbayev’in bu görüşü dünya siyasetini ve tarihini çok iyi bilen bir lider olduğunu göstermektedir. Burada Özbekistan gerçeğine dikkat etmek gerekir. Çünkü Özbekistan 26 milyon nüfusu, Aral Gölü’ne dökülen Ceyhun ve Seyhun nehirleri arasında, Arap kaynaklarının Maveraünnehir diye adlandırdıkları, Batı Türkistan sahasında hem tarihi bakımdan çok önemli ve stratejik, hem de coğrafyası bakımından verimli bir bölgede bulunmaktadır. Uluğ Türkistan’ın kalbi durumundadır. Tarihte birçok Türk devleti bu bölgeden çıkmıştır. Özbekistan’ın Türk dünyasındaki tarihî ve jeopolitik önemi unutulmamalıdır.
Ayrıca Türkmenistan, Kazakistan ve Kırgızistan toprakları, Türk tarihinin ve Türk adı ve kültürünün binlerce yıldan beri doğduğu, geliştiği ve yayılıp, beslendiği merkezlerdir. Azerbaycan Cumhuriyeti ise XX. asrın başından itibaren Türklük düşüncesinin Türk dünyasında en güçlü olduğu merkezdir. Azerbaycan M.Ö. VII. asırda Saka-İskit hakanı Alper Tunga’dan bu tarafa Türklükle meskun stratejik bir bölgedir. Bugün Türkistan topraklarının önemli bir sahası da hala Çinlilerin işgalinde bulunan Doğu Türkistan’dır. Bütün bir Türk dünyasının her türlü imkanlarını ve zengin kaynaklarını sayıp dökmeye gerek yoktur.

Türkistan ve Kafkasya coğrafyasında Sovyetlerin dağılmasından sonra eski Sovyet alanı diyebileceğimiz saha, bölgesel ve bölge dışı güçlerin aktif rekabet alanına dönüşmüştür. ‘İlk küresel imparatorluk’ kurmanın peşinde olan ABD, bölgesel güçleri sınırlandırma ve engelleme çabası içerisindedir. ABD’nin bölgesel güçlerle çekiştiği bölgelerden biri olan Orta Asya, krıtik bir dönemden geçmektedir. Afganistan operasyonu bahanesiyle Orta Asya’ya yerleşen ABD, ülkelerin iç siyasetinde otoriter rejimlerin oluşturduğu statükoyu bozmakta ve çalkantılara sebep olmaktadır.
Avrasya bölgesi, başta ABD, Çin ve Rusya Federasyonu arasında büyük bir mücadele sahası haline gelmiştir. Bu mücadele bölge ülkelerinin demokratikleşme, istikrar ve barış içerisinde kalkınmalarını engellemektedir. Bölge ülkeleri ya zengin petrol ve doğalgaz kaynakları, yada bu zenginlikler kadar önemli olan stratejik konumları yüzünden bölgesel ve küresel güçlerin hedefi olmaktadırlar. B. Clinton ‘XXI. yüzyılda ABD’nin en önemli stratejik görevi Avrasya bölgesinde stratejik bir blok kurulmasına engel olmaktır’ demektedir. ABD’li Geral Robins ise ‘İpek boru hatlarını kontrol eden dünyayı da kontrol edecektir’ tespitinde bulunmaktadır .

Eski Sovyet coğrafyasında bir tarafta ABD’nin desteklediği GUAM (Gürcistan, Ukrayna, Azerbaycan, Moldova), diğer taraftan Avrasya Ekonomik Topluluğu (Rusya, Beyaz Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan) ve Kollektif Güvenlik Anlaşması Teşkilatı’nın (Rusya, Beyaz Rusya, Ermenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan) bulunduğu bloklaşma süreci keskinleşirken, denge politikasını yürütmeye çalışanlar tek tek seçimini yapmaya zorlanmaktadır. Bu durumda Özbekistan Rusya’ya yaklaşırken, Türkmenistan ‘bağlantısız’ konumunu terk mi edecektir?
Bir tarafta ise Orta Asya’da etkinliğini korumaya çalışan Rusya, Kolektif Güvenlik Anlaşması Teşkilatı’nı (KGAT) ve Şangay İşbirliği Örgütü’nü (ŞİÖ) kullanmaktadır. ŞİÖ aynı zamanda Çin’in Orta Asya politikası açısından önemli bir örgüttür. ŞİÖ, ABD’nin demokrasi ihraç faaliyetlerine ve Orta Asya’daki askeri varlığına Rusya ve Çin’in tepkilerini dile getirdikleri bir platform haline gelmiştir. 5 Temmuz 2005 tarihinde yapılan Şangay İşbirliği Örgütü zirvesinde imzalanan deklarasyon Avrasya ülkelerinin, bölgelerinde hegemon istemediklerinin açık beyanlarıyla doludur. Deklarasyonda, ABD’nin Kırgızistan ve Özbekistan’dan ne zaman askerlerini çekeceğine dair bir cevap vermesi talep edilmiştir . Kazakistan, Rusya Federasyonu, Ukrayna ve Belarusya 7 Mayıs 2003 tarihinde aralarında serbest ekonomik organizasyonun kurulması konusunda görüş birliğine vardılar. Rus Gasprom şirketi, Kazakistan’ın petrol ve doğalgaz şirketi ile anlaşarak, 21 Temmuz 2003’de Orta Asya doğalgazının Avrupa pazarlarına etkin bir şekilde ulaştırılması için işbirliği kararı aldı .
Önemli jeopolitik konuma ve zengin doğal kaynaklara sahip olan Orta Asya ülkeleri açısından, kendilerini bölge dışı güçlere karşı korumalarının ve genel olarak güvenliklerini sağlamalarının en etkin yolu bir birlik oluşturmalarından geçmektedir. Orta Asya Birliği bu açıdan ele alınmalıdır. Halbuki, Orta Asya birlikteliği hep AB örneğinden yola çıkılarak yapılmaktadır. Uzmanlara göre, Orta Asya’da entegrasyonun yolu ortak pazardan geçmektedir. Şüphesiz bir birlik için ekonomik entegrasyon şarttır. Bir diğer acil ihtiyaç ise güvenliktir. Orta Asya güvenliğinin sağlanması açısından Türkistan coğrafyasının bir bütün olarak ele alınması gerekmektedir. Bu açıdan Orta Asya devletlerinin Afganistan’daki Türklerle, Rusya’nın Kazakistan’a sınır bölgelerinde yaşayan bütün Türklerle, Tataristan ve Başkurdistan cumhuriyetleriyle, Orta Asya ile Çin’in sınır olduğu bölgede bulunan Doğu Türkistan Türkleriyle başta kültür alanında olmak üzere ilişkileri geliştirmeleri gerekmektedir.

Doğu Türkistan ve Orta Asya devletleri arasındaki işbirliği çok mühimdir. Ancak Uygur Türkleri ile Orta Asya Türklerinin ilişkilerine Çin’in izin vermeyeceği bilinmelidir. Buna karşı Türklerin kader birliği fikrî bilincini yaymak gerekir. Türk Birliği sürecinde öne çıkarılması gereken önemli bir unsur da Türk kimliğidir. Şüphesiz ortak kimlik konusunda Türkistan coğrafyasında çok güçlü bir potansiyel bulunmaktadır. Ancak bu potansiyelin harekete geçirilmesi için planlı ve koordineli çabalar gerekmektedir .
Avrasya halkları arasında XX. yüzyılda Avrupa’da yaşanan savaşlara benzer savaşlar olmamıştır. Mesela Türkler ile Ruslar en son 1917’de savaşmışlardır. Türkiye ile İran 350 yıldır birbirleriyle barış içinde yaşamaktadır. Rusların diğer Avrasya halkları üzerinde kurduğu kolonyalist imparatorluk çökeli on dört yıl olmuştur. Bu zaman içerisinde Moskova ile Orta Asya’nın başkentleri arasında karşılıklı eşitliğe dayalı bir ilişki modeli kurulması için gereken ön şartlar oluşmuştur. Bölge halklarının etkin bir ekonomik işbirliğini gerçekleştirmeleri için oluşturulmuş olan Karadeniz Ekonomik İşbirliği ve ECO kuruluşları genişletilip, birleştirilerek, bir Avrasya örgütüne kısa zamanda dönüştürülebilir. Bunun için gereken ise sadece siyasi iradedir . Bu gelişmeleri sağlayacak alt yapının var olduğunu düşünmekteyiz. Başlamış olan ilişkiler artırılarak geliştirilmelidir. Bütün bir Karadeniz’in kuzeyi, güneyi, batısı ve doğusu öteden beri Türklüğün hakimiyeti altında kalmış ve Türk kültürünü en kuvvetli temsil eden yerlerdir.

Hazar Havzası Meseleleri:
Tarihi süreç içerisinde, sömürgeciler egemenlikleri altına aldıkları toplumları, imha etmektense kendilerine benzeterek onları amaçları doğrultusunda kullanmanın, daha ekonomik bir yöntem olduğunu fark etmişlerdir. Güçlü ve başarılı olan egemenler, farklı dil, din ve soy mensuplarını kendilerine benzeterek, yada kendi kimliklerini sömürgelerine benzeterek türdeşliği tehdit eden öğeleri ortadan kaldırmayı düşünmüşlerdir. Bunun başarısının da asimile konusunda izlenecek yöntemle ilgili olduğunu keşfetmişlerdir.

Millet, kültür ve coğrafya olarak Türk dünyası ve Türk milleti, asimilasyonun ve totalitarizmin en zalim uygulamaları ile karşı karşıya kalmıştır. Türk soylu topluluklara Çinliler ve Ruslar tarafından uygulanan asimilasyonun yüzlerce yıllık bir geçmişi vardır. Bilindiği gibi, gerek Çarlık Rusyası gerekse Kızıl Bolşevikler büyük bir kararlılıkla diğer mahkum uluslara olduğu gibi, Türk soylu topluluklara da asimilasyon için her türlü şiddeti ve kaba yöntemi kullanmışlardır .
Artık dünya şartları değişmiş, gelişmeler Türklerin lehine sonuçlar doğurmaktadır. Çağımızın son derece önemli kaynakları arasında yer alan petrol, doğalgaz gibi zenginlikler Hazar havzasında, yani Türk yurtlarında yoğun miktarda bulunmaktadır. Avrasya merkezli enerji mücadelesinde Rusya, ABD ve Çin başta gelmek üzere, AB ülkelerinin şirketleri bölgeye komşu ülkeler olan İran, Pakistan, Türkiye gibi ülkeler, Hazar havzası enerji kaynakları için büyük bir rekabet içerisindedir. Enerji ihracatıyla Orta Asya ve Kafkasya’ya gelecek olan zenginlik, burada kurulmuş olan devletlerin egemenliklerini korumalarının yanı sıra, siyasi ve ekonomik istikrara da yardımcı olacaktır. Ancak gelişmeler, Rusya’nın Hazar havzasının ekonomik kaynakları üzerinde gerçek kontrolü sağlamayı hedeflediğini açıkça göstermektedir .

ABD yönetimi, bölgenin zengin enerji kaynaklarının Batı’ya güvenli bir şekilde aktarılmasını istemekte ve kaynaklar üzerinde Amerika’nın kontrolünü sağlayacak bir politika izlemektedir. Bu amacın ekonomik olmasının ötesinde stratejik yönü de vardır. Amerika enerji kaynakları üzerindeki Rus hakimiyetinin kalkmasını isterken, kendisi bu kaynaklara sahip olmak istemektedir. Yine Amerika, Çin’in ve İran’ın bölgedeki nüfuzunu azaltmak için çalışmaktadır. Türkiye ise, bölgedeki enerji siyasetinde Orta Asya ve Kafkaslara yönelik, belirlenmiş ve gerçekçi politikalar takip etmelidir. Türkiye, teknik, ekonomik ve jeopolitik alanlardaki başarılı çalışmalarıyla enerji pazarı ve transit bir ülke olmak konumunu geliştirmeli hatta bunu aşmalıdır .

Petrol ve doğalgaz XXI. yüzyılın etkili enerji kaynağı olmaya devam ederken, Hazar Bölgesi, Ortadoğu petrollerinden ve Sibirya Bölgesi’nden sonra üçüncü en büyük petrol yataklarına sahip olmakla birlikte, güçlü devletlerin ve dev şirketlerin mücadele sahası olacaktır. Hazar havzası enerji kaynakları dünya petrol ve doğalgaz ihtiyaçlarının önemli bir bölümünü sağlayacaktır. Dolayısıyla bölgemiz önümüzdeki dönemde daha çok rekabet, hakimiyet ve mücadele alanı olmaya devam edecektir.

Eğer, Hazar havzasında yani Kafkaslarda ve Orta Asya’da, yüzyıllarca egemen olmuş Türklerin, bölge devletlerinin dayanışmaları ile yeniden etkin olmaları sağlanamazsa, emperyalizm Hazar havzasına girecektir. Çıkabilecek üçüncü dünya savaşını durdurmanın yolu, Hazar havzasında Türk devletlerinin emperyalizmin saldırısına karşı ortak hareket etmeleri ve bölgesel birlik oluşturmalarıdır. Merkezî Devletler Birliği adı altında oluşturulacak bölgesel birlik dünyanın merkezinde otorite ve düzen sağlamalıdır.

Günümüzde küresel emperyalizm, dünya egemenliği doğrultusunda batıdan doğuya yöneldiğinde, Ortadoğu üzerinden Hazar havzasına çıkmayı hedeflemektedir. Türkiye Cumhuriyeti’ni Hazar havzasına girişin kapısı ve üssü haline getirmeye çalışmaktadır. Bölgede iki büyük devlet olan Türkiye ve İran’ın rejim farklılığı ve alt mezhepçilik kışkırtılarak, karşı kaşıya getirilip birbirleriyle savaşmaları istenmektedir. Küresel emperyalizmin Hazar havzası planı, Türkiye’nin bütün doğu bölgelerini cephe konumuna getirmektedir. Güneydoğu’da Kürdistan, Doğu Anadolu’da Büyük Ermenistan, Doğu Karadeniz’de ise, Pontus Rum devletleri kurularak, bu cephe bölgede küresel Hıristiyan emperyalizminin önü açılmak istenmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde yer alan bu üç bölge, küresel emperyalizmin patronlarının çıkarları için cephe yapılmakta ve bütün Türkiye ile beraber Türk milleti bir emperyal savaş uğruna harcanmak istenmektedir .

ABD ve AB emperyalizmi hazırladıkları Hazar havzası savaşı planı içerisinde, bütün Türkiye’yi askeri üs haline getirmeyi amaçlamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti, eğer fırsat verilirse küresel emperyalizm yüzünden top yekûn yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalabilir. Hazar havzasının komşusu olan Türk devleti yaklaşmakta olan bu tehlikeye karşı önlem almak zorundadır. Aksi takdirde Türkiye’nin bir devlet olarak devam edebilmesi mümkün olmayacaktır.

Türklerin yüzyıllarca yönettikleri Hazar havzasında, büyük bir çöküş yaşamaları ve küçük devletlere bölünerek üstünlüklerini kaybetmeleri planlanmaktadır. Oysa, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Azerbaycan, Özbekistan, Başkurdistan ve Kuzey Kafkasya Cumhuriyetleri, hep Türk devletleri olmalarına rağmen, Hazar havzasında küçük devletler halinde kendi geleceklerini kurtarmaya çalışmaktadırlar. Emperyalizm, böl ve yönet ilkesi doğrultusunda, Hazar havzasının büyük Türk nüfusunu küçük devletlere bölerek, bu bölgedeki Türk egemenliğini kırmayı amaçlamıştır . ABD eski devlet başkanı Clinton: ‘XXI. yüzyılda ABD’nin en önemli stratejik görevi, Avrasya bölgesinde stratejik bir blok kurulmasına engel olmaktır’ demektedir.

Sovyet-Rusya’nın yıkılmış siyasi sisteminin enkazları üzerinde, bölge barışına katkı sağlayacak, sağlıklı ve kalıcı bir siyasi yapının oluşturulması, gerçekten çok zor gözükmektedir. Bu zorlukların aşılabilmesi için azimli, bilgili, tecrübeli, akıllı ve cesur yöneticilere ihtiyaç vardır. Bu kazanımlar ise Hazar bölgesi Türk devletlerinin hemen hepsinde mevcuttur. Fakat ortak noktalarda ve paydalarda buluşmalıdırlar.

Ancak, bağımsız Türk Cumhuriyetleri’nin tam bağımsızlıkları için kendi millî ordularını kurmaları, yurtlarının savunmasını ve güvenliğini gerektiğinde bu ordular ile sağlamaları şarttır. Güçlü ve millî bir ordu devletler bazında her zaman caydırıcı bir güçtür. Azerbaycan Cumhuriyeti kendi millî ordusunu kurmuştur. Orta Asya bölgesindeki öteki Türk Cumhuriyetleri de Azerbaycan gibi kendi millî ordularını sağlıklı ve modern bir biçimde kurmalıdırlar .

Eski Sovyetler Birliği, Türk ülkelerindeki zenginlikleri, kendi çıkarları doğrultusunda yıllardır sömürmüşlerdir. Gerçekten Türk dünyasının yerleştiği alanların % 75’i bugün Bağımsız Devletler Topluluğu toprakları içerisinde yer almakta ve bu geniş sahalar çok zengin doğal kaynaklara sahip bulunmaktadır. Başkurdistan ve Tataristan petrol kuyuları ile doludur. Bağımsız Devletler Topluluğu’nda bulunan petrolün % 40 bu iki özerk Türk cumhuriyetinden % 10’uda diğer Türk Cumhuriyetleri’nden çıkmaktadır.

Yine aynı şekilde eski Sovyetler Birliği’nin bakır, krom, uranyum, kurşun, çinko, fosfor, altın vb. önemli madenlerinin üretiminin büyük bir kısmı, Türk Cumhuriyetleri’nden karşılanmaktadır. Bağımsız Devletler Topluluğu içerisinde, en fazla doğalgaz yine Türk Cumhuriyetleri’nden çıkarılmaktadır. Türkmenistan bölgedeki en zengin doğalgaz yataklarına sahiptir. Türkistan coğrafyasının her tarafında doğalgaz bulunmaktadır. Türkistan’ın toplam doğalgaz rezervinin 21 trilyon metre küp olduğu tahmin edilmektedir . Türk devletlerinin maden veya diğer hammadde yönünden zengin olmaları sorunları çözememektedir.

Batılı ülkeler ve başta Amerika Birleşik Devletleri, Türk Cumhuriyetleri’nde nüfuz kazanmak için onlara yardım elini uzatmaktan geri durmadılar. Yani bir koyup üç alma mantığından hareket ederek bunda da başarılı oldular denebilir. Özellikle Kazakistan’ın doğal kaynakları bağımsızlığın ilk yıllarından itibaren yabancıların dikkatini çekmiştir. İlk anlaşma 1992 yılının Şubat ayında Batı Kazakistan’da petrol aranması ve geliştirilmesi ile ilgili olarak Fransız ELF-Aquitaine şirketi ile imzalandı. Dev Tengiz Petrol sahasının geliştirilmesiyle ilgili Chevron anlaşmasını British Petrol ve İtalyan Egip firmasıyla imzalanan mukaveleler izledi. Avrupa’dan her zaman bir adım önde olma özelliğine sahip ABD, 1993’te Kazakistan ile ‘en fazla gözetilen ülke statüsü kazandıran’ bir anlaşmayı imzaladı. Bunu arkasından Kırgızistan ve Özbekistan ile yapılan mutabakatlar takip etmiştir . Tarih milletler arası ilişkilerde asla boşluk olmadığını göstermektedir.

Herkes her şeyden önce Orta Asya ve Kafkasya’daki Türk Cumhuriyetleri’nin sorunlarının, büyük bir kısmının maziden miras alınan sorunlar olduğunu bilmelidir. Önceleri yıllarca Rus çarlarının yönetiminde kalan Türk halkları, Bolşevik devrimi ile birlikte komünist diktatoryanın pençesine düşmüşlerdir. Çarlık Rusya devrinde Slavlaştırma ve Hıristiyanlaştırma tecrübesini yaşayan halklar, daha sonra komünist ve ateist başka bir tecrübe daha yaşamışlardır. Dünyada daha önce bir örneği ve uygulaması olmayan komünist ideoloji, Rus uygulaması ile Türk halklarının üzerine bir kâbus gibi çökmüştür . Tabi ki, gelinen nokta bugün çok daha önemlidir. Türk halkları hürriyetler bakımından iyi bir vaziyettedir. Ancak Rusya’nın vaktiyle Türk topluluklarına vermiş olduğu baskı ve korku, onların nasıl bir geçmişten gelindiğinin bilinmesi de göz önünde tutulmalıdır.
Orta Asya’da gündemde olan bir diğer hususta inanç konusudur. SSCB’nin dağılmasıyla oluşan çoğunluğu Müslüman nüfuslu Orta Asya ve Kafkasya ülkelerinde Hıristiyanlık propagandası yapmak, Batı ve ABD ile işbirliğine uygun psikolojik zemin hazırlamak için büyük bir mali finansman ile misyonerlik faaliyetleri bölgede görülmektedir. Başta ABD olmak üzere Almanya, Fransa ve İngiltere faaliyetlerini ‘devlet-vakıf-kilise’ işbirliği içerisinde yürütmekte ve özellikle de 1992’nin başından bugüne kadar yürütülen faaliyetler 1995 yılı ile birlikte hız kazanmıştır. Türk Cumhuriyetleri’nde misyonerler, çoğunlukla başka kimlikler altında faaliyetlerini devam ettirmekte ve psikolojik seviyede bölge halkını Batı ve ABD ile ilişki kurmaya hazır hale getirmeye çalışmaktadır. Bir misal olması bakımından sadece Özbekistan’da yedi ayrı misyonerlik teşkilatına bağlı 63 cemaatte kayıtlı Protestan sayısı on bin civarındadır. Yapılan faaliyet sadece dinî propaganda değil, aslında bir devletin bir bölgeye nüfuz edebilmesi için yapılması gereken psikolojik propagandadır .

Günümüzde Aral Gölü’nün kurtarılması çok önemli bir ekolojik çevre sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Aral’a yakın bulunan’ Kazakistan, Türkmenistan, Tacikistan ve Özbekistan gibi, devletler buraya dökülen ve bu gölü sağlık açısından yaşanamaz hale getiren atıkları, zehirli ve zararlı maddeleri temizlemek, burayı arındırmak için ortak projeler geliştirmelidir. Hatta ekonomik açıdan Aral Gölü çevre temizlik projesi diğer bölge ülkeleri tarafından da desteklenmelidir.

Sonuç:
Türk milletinin farklı şubelerinin tarih boyunca çok büyük coğrafyalarda, dağınık ve ayrı yönetimler altında yaşamış olmasının onların aralarında sosyal, kültürel, siyasal ve ekonomik işbirliği yapılamayacağı anlamına gelmez. Türklük dünyayı bir bütün olarak değerlendirmek durumundadır. Siyasî oluşumlar hedefsiz, plansız bir parça kısım politikası ya da dost ve düşman politikası değil, menfaat esasları üzerine otururlar.

Türklerin kültürel kökleri bakımından’ Ahmet Yesevî, Manas, Köroğlu, Nasreddin Hoca, Korkut Ata, Oğuz Han, Ali Şir Nevaî, Yusuf Has Hâcip, Kaşgarlı Mahmut, Bilge Kağan vb. şahsiyetler, hem Uluğ Türkistan’ın hem de Ön Asya Türklüğü’nün değerleri olduğu sürece, bu toplulukların çeşitli alanlarda birlik oluşturmaları gayet doğal ve kolay olacaktır. Zira onları birleştiren ana damarlar canlı ve yaşamaktadır .
Şüphesiz Türk Dünyası bir fenomendir. Hem de öyle bir fenomendir ki, hiçbir Türk siyasetçisi, yöneticisi, bilim ve kültür adamı bunu görmezlikten gelemez. Türk Dünyası mevcut durumla, hali hazırdaki kavramlarla, yada yakın geçmişteki korku ve kaygılarla yönetilemeyecek kadar önemlidir. O bakımdan Türk Dünyası için stratejik bir bakış açısı geliştirmek gerekir. Uzun vadeli, mevcut iç ve dış siyasal gelişmeleri ve etkileşmeleri dikkate alan, geneli kapsayan ve geleceğe yönelen bir yaklaşım olmalıdır .

Sovyetlerin çökmesinin Avrasya’da bıraktığı otorite boşluğu, küresel güçlerin nerede biteceği belli olmayan büyük bir mücadeleyi başlatmalarına neden olmuştur. Brzezinsk’inin ‘Avrasya’ya egemen olan dünyaya egemen olur’ sözü, mücadelenin ne denli stratejik olduğunu göstermektedir. Küreselleşme sayesinde başta Ortadoğu ve Orta Asya olmak üzere, yer yüzündeki bütün kaynakları büyük ölçüde denetim altına alan Amerika merkezli bir dünya meydana gelmiştir. Orta Asya Türk devletlerinin Türkiye’ye olan teveccüh ve beklentileri, bölge üzerinde hesabı olan ülkelerin, Türkiye’ye yönelik olarak yeni stratejiler üretmelerine neden olmuştur. Bu nedenledir ki, soğuk savaş döneminde hiç gündeme gelmeyen birçok girişim, baskı ve siyasi provokasyon Türkiye aleyhine son zamanlarda büyük bir ustalıkla tezgahlanmaktadır .
Türkiye Cumhuriyeti, Türk dünyası içerisinde bulunan Türk devletlerinin yönetim kadrolarına, asker ve bürokratlarına, sivil halk topluluklarına karşı, bugüne kadar sürdürdüğü dost ve kardeş siyasetini sürdürmeye devam etmelidir. Asya Türk Cumhuriyetleri ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin teknolojik gücünden, yetişmiş insan gücünden, demokrasi deneyimlerinden yararlanabilir. Eğitim ve öğretim Türk Birliği için her kademede titizlikle sürdürülmelidir. Bunun yanı sıra, ticarî ve ekonomik işbirliği, karşılıklı ithalat ve ihracat ilişkileri geliştirilerek, Türk iş dünyası tarafından artırılmalıdır.
Avrupa ve Balkanlar’da, Suriye’de, Çin’de, Irak’ta, velhasıl bütün dünyadaki Türk topluluklarının sorunları, uluslar arası platformlarda gündemde tutulmalıdır. Türklerin sorunları dünya kamuoyunda öne taşınmalıdır . Bu cümleden olarak Türkçe, Birleşmiş Milletler teşkilatı tarafından, en büyük dünya dillerden biri olarak kabul edilmelidir. Burada ifade edilen Türk Milleti’ne ait sorunların çözümü, münasebetlerin sağlıklı planlı ve kalıcı olması, bütün Türklerin temel insan hak ve özgürlüklerinden yararlanması ve dünya barışına katkı için Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ‘Dış Türkler Bakanlığı’ kurması kaçınılmaz şarttır.

KAYNAKÇA:

BAL, İdris’ ‘ABD’nin Orta Asya Politikası’, Siyaset ve Toplum, S. 2, Ankara, Bahar 2005, ss. 40-70.
ÇEÇEN, Anıl’ ‘Hazar Devleti’nden Hazar Havzası’na’, 2023, S. 53, Ankara,15 Eylül 2005, ss. 8-11.
DELİÖMEROĞLU, Yakup’ ‘11 Eylül Öncesi ve Sonrasında Avrasya’, Türk Yurdu, C. 25, S. 216, Ankara, Ağustos 2005, ss. 19-22.
GÖMEÇ, Saadettin’ Türk Cumhuriyetleri ve Toplulukları Tarihi, Akçağ Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2003.
ÖZDAĞ, Muzaffer’ Türk Dünyası ve Doğu Türkistan Jeopolitiği Üzerine, Doğu Türkistan Vakfı Yayınları, İstanbul, 2000.
ÖZDAĞ, Ümit’ ‘Türkiye’nin Türk Dünyası Politikasının Teorik Çerçevesi’, Asya Avrupa/Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Araştırmalar Dergisi, S. 1, Ankara, Aralık 2004, ss. 22-30.
SOMUNCUOĞLU, Anar’ ‘Yeni Gelişmeler Işığında Orta Asya Güvenliği’, Türk Yurdu, C. 25, S. 216, Ankara, Ağustos 2005, ss. 10-13.
YENİÇERİ, Özcan’ Yeniden Türkleşmek, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, 2001.
____________’ AB-ABD-ÇUŞ Kıskacında Türkiye, Tutibay Yayınları, Ankara, 2003.
____________’ ‘Orta Asya’da Kazakistan Merkezli olarak Oynanan Satranç’, Asya Avrupa/Uluslar arası İlişkiler ve Stratejik Araştırmalar Dergisi, S. 3, Ankara, Temmuz 2005, ss. 10-25.
____________’ ‘Aysam’dan Bakış’, Asya Avrupa/ Uluslar arası İlişkiler ve Stratejik Araştırmalar Dergisi, S. 3, Ankara, Temmuz 2005, ss. 1-2.
_______________’ ‘Türk Dünyasındaki Son Gelişmeler Üzerine Düşünceler’, Türk Yurdu, C. 26, S. 221, Ankara, Ocak 2006, ss. 13-25.
YÜCE, Çağrı Kürşat’ Türk Dünyası Temel Meseleler ve Çözüm Önerileri, Tutibay Yayınları, Ankara, 2001.
____________’ SSCB’nin Dağılmasından sonra Kafkasya ve Orta Asya Enerji Kaynakları Üzerindeki Mücadele, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Niğde, 2005.

Kaynak : http://remzikilic.com/kuresellesme-surecinde-turk-dunyasinin-meseleleri.html

18 Mart Çanakkale Zaferi

Prof. Dr. Remzi KILIÇ

Gazi milletin torunlarına selam olsun. Allah şehitlerimize rahmet eylesin. Bizlere de emanetlerini korumak ve yüceltmek için birlik, dirlik, sağlık ve kuvvet versin. Çanakkale Savaşı, 18 Mart 1915 bütün yokluklara ve olumsuzluklara rağmen kazanılmış bir Zafer olarak tarihimize geçmiştir. Çanakkale, savaştan çok bir destandır. Müslüman Türk Milleti’nin tarihe kendisini bir kez daha imanla kaydettiği yer olmuştur.

Mehmetçiklerimiz 97 yıl önce, göğsündeki iman ile güçlü görünen düşmana, unutamayacağı bir ders vermiştir. Allah’ın kendilerine bahşettiği şehitliğe severek kucak açmışlar ve bir gül bahçesine girercesine kara toprağa girmişlerdir. Fiilen bir yıldan fazla süren Çanakkale savaşlarının seyrine ve yer yer kesitlerine bir göz atalım;

I. Dünya Savaşı başlamadan önce durum şöyledir: İngiltere’nin toplam 710 bin askeri, 250 savaş gemisi, denizaltı ve kruvazörü bulunmaktadır. Fransa’nın toplam 3,5 milyon askeri, 105 savaş gemisi, denizaltı ve kruvazörü vardır. Rusya’nın toplam 4.400 bin askeri, 65 savaş gemisi, denizaltı ve kruvazörü mevcuttur. Türklerin bütün cephelerinde toplam 2.300 bin askeri vardır. Kayda değer savaş gemisi, denizaltı ve kruvazörü yoktur. Bir tarafta dünyanın en güçlü devletleri ve donanmaları öbür tarafta bütün cephelerde saldırıya uğramış bir Osmanlı Devleti vardır. Çanakkale Türk ve Dünya tarihinin en büyük savunma savaşıdır.

3 Ocak 1915’de İngiliz Bahriye Nazırı Çörçil, Çanakkale önündeki müttefik İngiliz-Fransız filosu Başkomutanı Amiral Karden’den Çanakkale’yi yalnız deniz kuvvetleriyle zorlamanın başarılı olup olmayacağını sorar. Amiral Karden buna 5 Ocak’ta, Çanakkale’nin bir vuruşla değil, çok sayıda gemi ve geniş ölçüde bir harekat ile ele geçirilebileceği cevabını verir. 8 Ocak’taki toplantıda Harbiye Nazırı Lord Kicner, Çanakkale için 150 bin kişilik kara ve deniz kuvvetlerinin bulunması gerektiğini belirtir. Amiral Karden, 11 Ocak 1915’te bu harekatın dört aşamada yapılması gerektiğini bildirmiştir.

1)Boğazın ağzındaki savunma tesislerinin tahribi.

2)Boğazın içindeki savunma tesislerinin tahribi.

3)Çanakkale dar geçidindeki savunma tesislerinin tahribi.

4)Mayın hattından açılacak bir gedikten ilerlenerek, yukarıda bulunan savunma tesislerinin tahribinden sonra, Marmara Denizi’ne ve başkent İstanbul’a girilmesi.

13 Ocak’ta toplanan İngiliz Harp Meclisi; siyasi durumun Rusya’ya yardım etmek, Bulgaristan’ın merkezî devletlere katılmasını önlemek, Doğu’da bir şeyler yapılmadıkça Almanlara kesin bir darbe indirilemez, İstanbul hedef olmak üzere Gelibolu Yarımadası’nı ele geçirmek fikri üzerine karar almıştır. Şubat ayı içerisinde yapılacak deniz harekatı ile birkaç hafta içerisinde kesin sonuç almayı hesaplamışlardı. Fransa Bahriye Nazırı ile yapılan görüşmeden sonra İngiltere Bahriye Nezareti 15 Ocak’ta tasarlanan harekattan, Rus Başkomutanlığını haberdar etti. Rus Hükûmeti, Karadeniz Boğazı önünde yapılacak harekatta müttefikleri destekleyeceğini ve Rus  kara kuvvetlerinin de hazırlanacağını belirtmiştir.

28 Ocak tarihli harp meclisinin ikinci toplantısında Çörçil’in ısrarlı tavırları ile İtilaf devletleri, Çanakkale’de savaşa karar verdiler.

3 Kasım 1914’te Çanakkale boğazı ağzındaki tabyaların kısa bir bombardımanından sonra bu cephede üç buçuk aylık bir durgunluk olmuştu. Bu esnada İtilaf devletleri Çanakkale’ye sefer açılmasını tartışıp kararlaştırmışlardır. Türkler de Çanakkale savunmasını pekiştirmişlerdir.

12 ve 13 Şubat’ta boğaz önündeki düşman filosu atış eğitimleriyle meşgul oldu. 14 Şubat’ta, Midilli Adası’nın bir haftadan beri İngiliz işgalinde olduğu öğrenildi. Fransızlar müttefik filonun Amiral Karden emerine verilmesini kabul ettikten sonra Karden’in yanına ikinci komutan olarak de Robek ve Komodor Keysi’ye de kurmay başkanı olarak verdiler. Fransızlar da Şubat başlarında Çanakkale üzerine geldiler. 15 Şubat’ta yapılması kararlaştırılan taarruz deniz uçakları ve mayın arama tarama gemilerinin henüz hazır olmamasından dolayı 19 Şubat’a bırakılmıştı.

Türk tarafı, bu taarruz karşısında; Barbaros ve Turgut muharebe gemileri ile boğazdaki mayın engelleri gerisinde yer alarak düşmanı karşılayacaklar ve kendilerini feda edercesine karşı koyacaklardı. Yavuz ve hafif kuvvetler, İstanbul Boğazı’nı savunacaklardı. Sarayburnu-Kız Kulesi arasında mayın engelleri kurulacak ve bunlar, harp gemileriyle kıyı topları tarafından korunacaktı. Torpidobotlar, Marmara’da gece hücumları yapacak, buna rağmen düşman İstanbul Boğazı’na girerse sonuna kadar çarpışılacaktı.

Düşman kuvvetleri, vaktiyle 19 Şubat 1807’de Marmara’ya girmiş olan bir İngiliz filosunun bu hareketinin tam 108. yıldönümü günü olan 19 Şubat 1915’i Boğaza yapacakları büyük taarruzun başlangıç günü olarak seçmişlerdi. Saat 09:35’de Kumkale ve Orhaniye tabyalarına ateş açılmasıyla başlayan bombardımandan, sonra Ertuğrul Koyu ve Seddülbahir’i de içine aldı. Menzil 1700 metrenin üstünde olduğu için tabyalar bir karşılık veremediler. O gün akşama kadar bombardıman sürmüştür. İki üç gün boyunca fırtına olmuştu. 24 Şubat’ta öğleden önce sekiz İngiliz dört Fransız savaş gemisi, Çanakkale Boğazı girişine yaklaşıp geri çekilmişlerdir. 25 Şubat’ta yeniden bombardımana başlamışlardır. Donanma başarılı olmadıkça kara biriliği kullanılmayacaktı. 25 Şubat saat 11’de bütün boğaz ağzındaki tabyalar düşmanın şiddetli ateşi altındaydı. İlk hücum Amiral de Robek tarafından yapılmıştı. Akşam düşman gemileri Bozcaada’ya doğru çekilip giderken, Boğazı zorlama planının birinci safhası sona ermiş ve bu iş bir hafta içinde tamamlanmıştı.

19-25 Şubat arasında yapılan saldırıda, Boğaz ağzındaki dört tabya tahrip olmuş, düşmana boğaza giriş yolu açılmış oluyordu. 26 Şubat’ta harekete geçen düşman Çanakkale-Kilitbahir bölgesine kadar bulunan bataryaları tahrip edecekti. 28 Şubat şiddetli poyraz fırtınasıyla başladı. Mart ayı da kötü hava ile girmişti. Düşman gemileri, Türk savunma hattına yaklaşınca şiddetli karşılık alıyordu. Anadolu ve Rumeli kıyılarında ki, bataryalar ile 3-6 km’den savaşa başladılar. Düşman her iki kıyıdaki bataryaların tedirgin edici ateşine uğradı.

İngilizler: Kuin Elizabet, Infıleksıbıl, Agamemnon, Lord Nelson, Vencens, Oşın, Irizistıbıl, Macestik, Konopaş, Kornvolis, Suviftşur, Albion, Tiriyamf ve Prens Corc muharebe gemileri ve Dablin Safir, Minevra, Ametist kruvazörleri ile, Fransızlar: Sufren, Golva, Buve ve Şarlman muharebe gemileriyle gelmişlerdi. İngilizler aynı tarihlerde Limni’ ye iki deniz piyade taburu ile gelmişti. 3. Avusturalya Tugayı’da İskenderiyye’den Çanakkale’ye hareket etmişlerdi. Fransızlar, Yakındoğu seferi kuvveti adı altında önden bir tümen göndermişlerdi.

Deniz uçakları şu ana kadar bir iş görmemişlerdi. Kara birliklerine şiddetle ihtiyaç vardı. 4 Mart’ta düşmanlar, Kumkale ve Yenişehir ile Ertuğrul ve Orhaniye’yi tahrip etmişler ve buraları dörder makinalı topla donatmış, birer deniz piyade bölüğü çıkarmaya karar vermişlerdi. Bu arada yukarıda adı geçen gemiler devamlı takviyeli bombardımana devam ediyorlardı.

6-7 Mart günleri boğaza giren gemilerinin mayın tarama ekibi, bu aramada Mesudiye, Soğanlı, Muinizafer, Havuzlar ve Kepez bataryalarının şiddetli ateşi karşısında hiçbir şey yapamadılar. 8 Mart günü, Nusret Mayın Gemisi’nin Erenköy Koyu’na yaptığı bir mayınlama hareketi tarihi bir önem taşır. Nusret Mayın Gemisi’ni ve O’nun yürekli personelini burada anmak bir minnet borcudur. Türk tarafında 46 adet mayın vardır. Öyleyse Çanakkale’nin güneyinde 400’den fazla mayın denize nasıl serpilmişti? Rus savaş gemileri sık sık Karadeniz boğazına mayın döşüyorlardı. Bunların bir kısmı akıntıya kapılarak boğaza geliyor ve toplanıyordu. Diğerleri de, Alman ve Türk mayın tarayıcı gemiler aracılığı ile birer birer toplanıp Çanakkale’ye getiriliyordu.

19 Şubat’ta başlayan yoğun bombardıman 18 Mart’a kadar bütün şiddeti ile devam etmiş, sürekli Kumkapı ve Gelibolu ile boğazın içindeki Türk tabyaları İngiliz-Fransız savaş gemileri ve uçakları tarafından bombalanıyordu. Bu durum bir ay sürmüştür.

14-15 Mart 1915 gecesi boğazda yapılan mayın arama taramasında gemilerin personeli gönüllü deniz erlerinden teşekkül edilmişti. Bu harekatta dört balıkçı gemisi ile iki istimbotları hasara uğradı. Düşman kuvvetleri bu arada 27 ölü 43 yaralı vermişlerdi. Bu mayın aramaları sonunda düşman mayın arama tarama gemilerinin üç’te biri batmış veya kullanılmaz hale getirilmişti.

17-18 Mart gecesi saat 22.00’den itibaren, üç Muhrip ile yedi İngiliz ve Fransız arama tarama gemisi, 18 Mart saat 02.00’ye kadar Karanfil burnu ile Akyarlar arasında mayın aramasına devam ettiler. Bir şeye rastlamadıklarını ve bu bölgenin temiz olduğunu rapor etmişlerdi. 18 Mart’ta müttefik düşman kuvvetleri; üç tümen deniz gücü ile en ünlü ve son teknoloji ürünleri olan on sekiz büyük savaş gemisi ile ve savaş uçaklarıyla Çanakkale boğazına yüklendiler. Düşman filosunun amacı 18 Mart’ta yapacakları büyük taarruzda Çanakkale ve Kilitbahir tabyaları ile mayın bölgesini savunan sabit ve seyyar bataryaları bir an’da susturmaktı. Mayınları tarayarak 800 metre genişliğinde serbest geçit oluşturarak Marmara’ya girmekti. 18 Mart’ta Çanakkale boğazı muharebesi çok şiddetli bir şekilde cereyan etmiştir. Yedi saat süreyle, düşman birlikleri bütün kuvvetiyle Türk tabyalarına ateş yağdırmışlardı. Kesin neticeyi alarak Marmara’ya girmeyi hedeflemişlerdi. Düşman tümeni özellikle 2. Tümen müthiş bir manzara ile karşılaşmıştı. Nusret’in Erenköy açıklarına döşediği mayınlar etkisini göstermeye başlamıştı.  Sonuçta müttefik düşman filosu üç büyük gemisini, Irizistıbıl, Oşın ve Buve’yi kaybetmişlerdi. Üç tanesi de; Infıleksıbıl, Golva ve Sufren, ağır yara alarak devre dışı bırakılmıştı. Düşman kuvvetlerinin üç’te bir’i imha edilmişti. Düşman için büyük bir hayal kırıklığı olan bu sonuç, Türk askeri için büyük bir deniz zaferi olmuştur.

İngiliz Çörçil, yıllar sonra, 1 Ağustos 1930 tarihli Paris’te yayınlanan bir dergide; “Fırtınalı bir günde 8 Mart 1915 sabahı, İngiliz muhriplerinin geri çekilmiş olduğu bir saatte, NUSRET adındaki “Türk Mayın Gemisi”  bilinen mayın hatları önüne, boğazın orta hattına paralel yeni bir hat kurdu… 1915 yılında bütün Avrupa’da milyonlarca insan bir ölüm kalım mücadelesine girmişti. Büyük taarruzlar yapılmaktaydı… İki-üç milyon asker ölü ve yaralı idi. Dört- beş bin harp gemisi denizlerde hareket halindeydi. Fakat, Nusret mayın gemisinin gizlice döktüğü bu 20 demir kap, harbin devamı ve dünyanın geleceği bakımdan diğer bütün gayretlerden daha mükemmel ve daha keskin sonuçlu hedeflere varmak içindi. Bu engel, İngilizler tarafından başarı ile başlanmış olan Çanakkale harekatını durduran ve yalnız başına Çanakkale’nin geçilmesini önleyen bu engel, Türkiye’yi bir bozgundan kurtardı ve harbi uzattı. Bu yüzden mağluplar kadar Avrupa’da sarsıldı. Polanya, Galiçya, Suriye, Balkanlar, Filistin ve Kuzey İtalya topraklarının örttüğü altı-yedi milyon insan, düşmanlarının kurşun ve gülleleriyle değil, 18 Mart sabahı Çanakkale’de tel hatları üzerinde gerili duran 20 demir kap yüzünden yok olup gitti”, demektedir.

23 Mart 1915’ten sonra sadece deniz harekatı ile Çanakkale’nin geçilemeyeceğini anlayan düşman kuvvetleri, kara harekatına ağırlık vermeyi, denizlerde de takviye eylemeyi karalaştırdılar. 25 Nisan 1915’de başlayan kara harekatı öncesi düşman kuvvetleri 60 taşıt gemisi, 30 kadar balıkçı gemisi, 90 kadar harp gemisi, birçok römorkör ve yardımcı araçla, hepsi 200 parça civarında olup faaliyet halindeydi. Sayısı bilinemeyen savaş gemileri himayesinde Arıburnu, Kabatepe arasında düşmanın çıkarma yaptığını görmekteyiz. Seddülbahir ve Hisarlık sırtları ve Kumkale-Yenişehir arasında birçok gemi ve çıkarma kuvvetleri bulunmaktaydı. Sırasıyla; Arıburnu, Seddülbahir, Kumkale, Saros Körfezi ve Besike çıkarmalarından sonra, 1. 2. ve 3. Kirte savaşlarını zikredebiliriz.

7 Haziran 1915’te İngiliz Harp Meclisi; Çanakkale seferinin devam ettirilmesine karar vermişti. Düşman kuvvetleri hazırlıklarını tamamlayarak, 7 Ağustos’ta Anafartalar’a çıkarma yaptılar. 8 Ağustos’ta burada bir adım dahi ilerlemeleri mümkün olmadı. Bu başarılar 8-9 Ağustos gününde Anafartalar Gurubu komutanlığına atanmış olan Albay Mustafa Kemal’in eseri idi. Çünkü O askerlerine: “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” diyordu. 1915 Yılının Ağustos, Eylül, Ekim ayları boyunca kara savaşları bütün şiddetiyle devam etmiştir. Düşman tarafının, Anafartalar harekatının başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Gelibolu Yarımadası’nı terk etmek zorunda olduklarını görüyoruz.

6 Aralık 1915’te düşman kuvvetleri, “Çanakkale’yi geçilmez”, olarak boşaltma kararı almışlardır. 6-7 Aralık’ta Anafartalar ve Arıburnu’nu boşaltmak üzere harekete geçip, 17-18 Aralık gecesine kadar, 6 feribot, 13 layter, 10 çeşitli araç, 44.000 kişi, 130 top, 3000 hayvan, çeşitli gereç ve mühimmat geceleri taşındı. 25 Nisan 1915’ten Ocak 1916’ya kadar sekiz ay boyunca yapılan çok şiddetli taarruz ve 4 kara harekatı da düşmanın hezimeti ile sonuçlanmıştır.

Çanakkale savaşı, Türk ve Dünya tarihinde eşine ender rastlanır eşsiz bir zaferdir. 1914-1918 yılları arasında süren 1. Dünya savaşının en kanlı cephesi şüphesiz ki, Çanakkale cephesidir. Çanakkale savaşı küçücük bir kara ve deniz parçası üzerinde cereyan eden müthiş bir ölüm kalım mücadelesidir.

İtilaf devletleri ki, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın amaçları; Çanakkale boğazını geçerek, bir an evvel İstanbul Hükûmeti’ni savaş dışı bırakarak, Rusya ile Karadeniz’de birleşerek, Akdeniz ve Karadeniz arasındaki kuvvetlerin birbirine irtibatını sağlamak istiyorlardı. Düşman kuvvetleri gerek sayı, gerekse teçhizat olarak, Türk kuvvetlerinden kat kat üstündü. Dünya’nın en güçlü filosuna ilaveten, Fransız Deniz Kuvvetleri ve bu iki devletin ordularının yanı sıra sömürgelerden topladıkları kuvvetlerle ezici bir sayı ve teknolojiye sahiptiler.

Müslüman Türk’ün en büyük aşkı, vatanına duyduğu aşktır. Bu yüce millet Allah’ını sevdiği gibi, vatanını canından çok sever ve ona hizmet eder. Vatan için ölmek, şehitlik mertebesine ulaşmak, her Türk için elde edilebilecek en büyük şereftir. Elbette yaşamak ve hayatın bütün nimetlerinden yararlanmak herkesin en doğal hakkıdır. Fakat Türk’ün bütün benliğini yurdunu korumak ve bağımsızlığını yaşatmak inancı sardığı an, ateş yağmuru altında dahi olsa, ölesiye savaşır mücadele eder.

İşte, Türk ordusu yüzyıllardan beri sadece Yüce Türk Milleti’ni, hür, bağımsız ve müstakil olarak yaşatabilmek için, milletini, vatanını, bağımsızlığını, bayrağını düşünmüş ve bu uğurda ölmekten çekinememiştir. Tarihimizin altın sayfalarından biri olan Çanakkale Zaferi, Türk askerinin tarihimizde kazandığı en büyük zaferlerden biridir. Ölüm saçan düşman topları, tüfekleri karşısında, Türk ordusu var gücüyle savaşmış, vatan toprağını düşman çizmesi ile çiğnetmemiştir. Çanakkale; imanı ve gönlündeki vatan sevgisinden başka savunma aracı olmayan Türk Milleti’nin çağın en gelişmiş araç gereçleriyle donatılmış güçlere karşı, Türk’ün kahramanlığını, yiğitliğini bir kez daha gösterdiği ve vatanı, milleti, hürriyeti için kıyasıya mücadele verdiği yerdir. İşte, bu özellikleri benliğinde taşıyan milletimizin tarihi, kahramanlık örnekleri ile doludur. Bunların içinde Çanakkale tarihimizde abideleşmiş, kahramanlığımızla destanlaşmış sayfalardan biridir. Çanakkale güçler arası dengenin olmadığı bir cehenneme dönüşmüştür.

Mehmet Akif, bu tabloyu şöyle çizmektedir:

“Ölüm indirmede gökler, Ölü püskürmede yer,

O ne müthiş tipidir, savrulur enkaz-ı beşer.

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak

Boşanır sırtlara, vadilere sağanak sağanak”.

İşte, bu cehennemî ateşin içinde destanlaşan Türk ordusu, düşmana geçit vermez. Çanakkale’de karşılıklı savaşan askerler arasındaki siperlerin 6-8 metre kadar çok yakın olduğu, günlerce karşı karşıya süngü harbi yaptıkları, sabahtan akşama kadar savaşıp, akşamları yaralı arkadaşlarını tedavi için yanlarına taşıdıkları, hatta zaman zaman biri birileriyle dostane tavırlar içerisinde tütün gibi karşılıklı alış veriş de bulundukları bilinmektedir.

Gelibolu’da karadan saldırıya geçildiği zaman, Türk askeri düşmana çok şiddetli bir mukavemet göstermiştir. İngilizler, önce Fransızları öne sürmüşler. Fransızlar, daha ilk hamlede on binlerce askerini kaybetmişler. Durumun vehametini kavrayan Fransızlar, bu sefer İngilizlerle müşterek taarruz etmişlerdir. Buna rağmen iki buçuk ay’da (75 gün) ancak, üç km. ilerleyebilmişlerdir. Ağustos 1915, Çanakkale savaşlarının Anfartalar’da en kanlı çarpışmalarının olduğu ve düşman ilerlemesinin durdurulduğu ve 9000 şehide karşılık düşmanlara üç haftada 45.000 kayıp verdirildiği, Çanakkale Zaferi’nin dönüm noktası olmuştur.

Çanakkale savaşlarında; bütün taraf devletlerden bir milyonun üzerinde asker savaşmıştır. Anadolu yakasındaki Kumkapı ve Çanakkale boğazının Gelibolu yarımadasında siperlerde dağlar gibi yığılmış kemikler bulunmaktadır. Kaynakların belirttiğine göre; Çanakkale’ye İngilizler, 300 bin asker, Fransız ve Fransız sömürgelerinden 350 bin civarında asker getirilmiştir. Toplam 300 bin askerleri öldürülmüş, Türkler 253 bin şehit, 100 binden fazla kayıp vererek Çanakkale’yi geçilmez yapmışlardır. Çanakkale’yi geçilmez kılan Türk’ün sarsılmaz imanı ve vatan sevgisidir. Bağımsızlığı uğruna şehit olma inancıdır.

         Mustafa Kemal Atatürk diyor ki;

“Bomba sırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim, karşılıklı siperler arasında mesafe sekiz metre, yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekiler, hiç birisi kurtulmamacasına kamilen şehit düşüyor. İkinciler onların yerine geçiyor. Fakat ne gıptaya şayan bir soğukkanlılık ve güven anlayışı biliyor musunuz? Öleni görmüyorlar, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir korku ve endişe bile göstermiyor, sarsılmak yok. Okumayı bilenler ellerinde Kuran-ı Kerim cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler şahadet getirerek yürüyorlar. Bu Türk askerindeki ruh kudretini gösteren hayrete değer ve tebrike şayan bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale savaşlarını kazanan bu yüksek ruhtur”…

Çanakkale’de İman, kuvvete, Türk askeri, yedi düvele, İnsan, çelik, zırh ve ateşe galip gelmiştir. Bir Türk anası: “Yiğit oğlum Hüseyin’im, Dayın Şıpka’da, baban Dömeke’de, ağabeylerin Çanakkale’de şehit düştüler. Eğer minarelerden ezan sesi kesilecekse, camilerin kandilleri sönecekse, sütüm sana haram olsun. Öl’de köye asla dönme” diyerek oğlunu yollamıştır. Özellikle 15 yaşındaki çocukların savaşa gönüllü olarak gittiklerini bilmeliyiz. Anadolu’dan Sultani denilen Liselerin çoğu Çanakkale’ye gitmiş ve şehit oldukları için birçok lise 1915’te mezun verememiştir.

Çanakkale’ye gençlerimizi mutlaka götürmeliyiz. Şehitlikleri ve tarihi mekanları gençlere gezdirmeli ve yaşanan acı geçekleri onlara anlatmalıyız. Çanakkale, Türk Milleti’nin aydınlarını, âlimlerini, geçlerini, hatta çocuklarını şehit verdiği bir yerdir. Sorumluluğumuz bugün dünden daha çoktur. Başarmak, çalışmak, üretmek ve birlik beraberliğimizi muhafaza etmektir. Aziz vatanımızın her karış toprağı nasıl şehit kanıyla sulanmış ise,  Çanakkale’de de metre kareye 22 litre kan düştüğü ifade edilmektedir. Aramızda acaba Çanakkale’de dedesi şehit olmayan var mıdır? Bütün şehitlerimizi rahmetle anarken, güzel vatanımızı, Türkiye Cumhuriyeti’ni birlik ve beraberlik içerisinde ebediyete kadar barış ve kardeşlik inancıyla yükseltmeli ve korumalıyız…

Kaynaklar:

-Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi Çanakkale Cephesi, C. V, 2. Kitap, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1978.

-Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi Osmanlı Devri, Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi Çanakkale Cephesi Harekatı, C. V, 3. Kitap, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 1980.

Kaynak : (Çalışmanın orjinali için aşağıdaki linki ziyaret edebilirsiniz)

Kaynak: http://remzikilic.com/18-mart-canakkale-zaferi-2.html

Neden Tarih Öğreniyoruz ?

Sosyal bilimlerin en temel disiplinlerinden biri olan Tarih, geçmişte var olan olayları, yer, zaman ve şahıslar vererek, bu unsurlara dair kaynaklar sunarak, olayları sebep-sonuç ilişkisi belirterek inceleyen bilim dalıdır. Peki niçin tarih öğreniyoruz ve öğrenmeye gereksinim duyuyoruz ?

İnsan sosyal bir varlıktır ve çevre ile sürekli etkileşim içerisindedir. Dolayısı ile yaşamının bu gününü ve yarınını planlaması gerekir. İnsanın geleceğe dair planlar yapması için dününü bilmesi gerekir. Toplumların ve milletlerinde varlıklarını koruyup devam ettirebilmesi için geçmişinde yaşadığı olayları bilip, bunlardan ders çıkarması ve gerekli tedbirleri alması gerekir. Bu konuda tarih bizim için geçmişimize ışık tutan bir aynadır. Mustafa Kemal ATATÜRK bu konunun önemini şu sözlerle vurgulamıştır:

Tarih ne güzel aynadır. Bugünkü uyanışı düne, geçmişe borçluyuz”

İleriye bakıp, geleceğe dönük plan yaparken başvuracağımız temel kaynak tarihtir. Bu yüzden tarih öğretiminin bir neslin devamında en etkili şey olduğu açıktır. Geleceğimize güvenle bakabilmek için geçmişte yaşadığımız olayları bilmek, bu olaylardan gerekli dersleri çıkarmak, düştüğümüz hatalara tekrar düşmemek için gerekli tedbirleri almak zorundayız. İşte geçmişte yaşadığımız olayları bilmek içinde tarih öğrenmek zorundayız.

Kısmen alıntı yapılmıştır.