Sivas – Divriği İlçesi

Sivas İli’nin en büyük ilçelerinden biridir ve çok eski bir tarihe sahiptir. Bugünkü nüfusu 33.105 olan Divriği’nin merkez bucağa bağlı 44, Danişment bucağına bağlı 13, Gedikpaşa bucağına bağlı 11, Mursal bucağına bağlı 11, Sincan bucağına bağlı 29 köyü vardır.

Kuzeyinde İmranlı ve Zara, batıda Kangal ilçeleri ve güneyinde Malatya , doğuda Erzincan illeri ile çevrilidir. Hititler zamanından beri yerleşim alanı olarak kullanıldığı bilinen Divriği eski Yunan kaynaklarında apbrike olarak geçmektedir. Bizans devrinde ise Tepbrike olarak adlandırılmıştır.

Malazgirt Meydan Muharebesinden sonra Türk egemenliğine girdi. Mengüç Devleti kurucusu Mengücek Gazi’nin hakimiyetinden sonra Osmanlı egemenliğinde Sivas Beylerbeyliği’ne bağlı bir sancak olarak örgütlenmiştir.

İlçe toprakları çok sayıda akarsu ile parçalanır. Yama, Sarıçiçek, Göldağı, Eğrisu, Demirli ve Dumluca yaylaları ilçe sınırları içerisindeki önemli düzlüklerdir. Çaltı çayı ve kolları Sincan ve Hamu dereleri ile Nıh çayı önemli akarsularıdır.

Ekonomi tarım, hayvancılık üzerine kurulmuştur. Ayrıca madencilikte önemli gelir kaynaklarındandır. Ceviz ve kayısı üretimi önemli sayılabilecek düzeydedir.

İlçe de karasal iklim görülür. Kışları soğuk ve kar yağışlı, yazları sıcak ve kurak geçer.

alıntıdır.

Sivas – Şarkışla İlçesi

Sivas’ın 36°-37° doğu boylamları ile 39°-40° kuzey enlemleri arasında 1902 km kare alana sahip olan bir ilçesidir. Milattan önce 3000 yıllarından sonra Hititlerin egemen olduğu bölge M.Ö 550 yılında Pers hakimiyeti altına girdi. Daha sonra sırayla Roma ve Bizans imparatorluğunun egemenliğinde kalan bölge Bizans İmparatorluğu döneminde Sivas Theması’nın sınırları içerisinde bulunmaktaydı.

1071 Malazgirt Savaşı sonunda Anadolu’nun fethiyle bölgede ilk  Türk Hakimiyeti Danişmentliler ile başlamıştır. Daha sonra Selçuklu ve Kadı Burhanettin Devletlerinin hakimiyeti altına girmiştir. Osmanlı yönetiminde Sivas Sancağının Tonus kazasının yönetimine bağlanmıştır. İlçe isminin şehir – kışla’dan geldiği bilinmektedir. Yıldırım Beyazıt ve IV Murat bölgeyi askeri kışla olarak kullandığı, şar’da şehir anlamına geldiği(eski Türkçe’de)  için bu isimle anıldığı söylenmektedir.

Doğusunda Altınyayla, Batısında Gemerek, Güneyden Kayseri, Kuzeyden Yozgat ve Yıldızeli ile çevrilidir. İlçe nüfusunun yaklaşık yüzde 47 si köylerde geri kalan kısmı ise ilçe merkezi ve beldelerde yaşamaktadır. Şu anda yaklaşık 20.000 ilçe merkez nüfusu olduğu bilinmektedir.

Ekonomisi tarıma dayalıdır. Buğday, Şeker Pancarı, Arpa ve Patates ilçede en fazla yetiştirilen ürünlerdir. Hayvancılıkta bir diğer önemli geçim kaynağıdır ve Koyun, sığır ve Ankara keçisi beslenmektedir.

Bitki örtüsü bozkırdır. Ayrıca ilçenin kuzeyinde çam ormanlıkları bulunmaktadır.

alıntıdır.

Sivas – Suşehri İlçesi

İlçenin ilk yerleşim yeri şimdiki merkezin iki kilometre doğusunda, Çayırbaşı mevkiinde bulunmaktadır. Bulahiye adını taşıyan bu yerleşim yeri depremler sonucu yıkılınca ilçe, Andıryas adı ile şimdiki bulunduğu yerde gelişmeye başlamıştır. (Halen ilçenin doğusunda bir bölgeye Bulaklı denilmektedir.)
1865 yılında yeniden yapılan vilayet düzenlemesinde Şebinkarahisar sancağı Trabzon’dan alınarak Amasya ve Tokat ile birlikte Sivas vilayetine bağlanmıştır. Bu düzenleme ile Suşar (Gölova) ve Akşar Subaşılıkları kaldırılmış ve Endires köyüne ilçe teşkilatı kurularak “SUŞEHRİ” adı verilmiştir.
1933 yılında çıkarılan bir kanunla Suşehri’nin bağlı bulunduğu Şebinkarahisar ilçe yapılarak Giresun’a bağlanınca Suşehri, Sivas ilinde kalmıştır.

Suşehri İlçesi eski bir yerleşim merkezidir. İlçe tarihinin Bakır Çağına kadar indiği rivayet edilmektedir. Ova kesiminde , Kayadelen köyü civarında (Kılıçkaya Baraj gölü altında kalmıştır) Bakır Çağı özelliklerini gösteren eşyalara rastlanmıştır.
Akşar, Eskişar, Kale köyleri ve Çataloluk beldesinde Roma, Bizans ve Selçuklu dönemlerinden kalma kale kalıntıları mevcuttur.
Büyükgüzel ve Küçükgüzel köylerinin (eski yerleşim yerleri) Roma devrinde önemli merkezler olduğu, rastlanılan tarihi kalıntılardan anlaşılmaktadır. Küçükgüzel köyünde bulunan, mermer aslan başı Sivas Müzesi’nde sergilenmektedir. Ayrıca aynı köyde bulunan önemli bir yapıya ait olduğu sanılan bazı kalıntılar, Hükümet Konağı bahçesinde muhafaza edilmektedir.
Şu anda Suşehri’ne bağlı bir köy olan Akşar’ın (Akşar-Abat) bilhassa Ortaçağ’da önemli bir merkez olduğu , Suşehri ve civarının idari açıdan buraya bağlı olduğu , Suşehri Ovasının “Akşar Ovası” olarak anıldığı tarihi kaynaklardan anlaşılmaktadır.
Suşehri’nde kültürel yapıyı etkileyen en önemli faktörlerden biri coğrafi konumdur. İlçenin İç Anadolu ile Karadeniz Bölgelerinin geçiş çizgisinde yer alması, iklim ve bitki örtüsünde olduğu gibi kültür ve folklarda da geçiş özelliklerini ön plana çıkarır. Yörede İç Anadolu ve Karadeniz kültürü bir arada görülür. Bunun en çarpıcı örneği, İç Anadolu Bölgesine has davul zurna ile Karadeniz Bölgesinin karakteristik enstrümanı kemençenin yan yana görülmesidir. Halk oyunlarında da geçiş özelliklerini görmek mümkündür. Suşehri’nde Karadeniz Bölgesinin horon u ile İç Anadolu bölgesinin halayı adeta iç içe girmiş gibidir.

alıntıdır.

Tarih Kokan Şehir – Sivas

Öyle bir şehir düşünün ki tarihle iç içe. Tarihin gidişatını etkileyen etkinliklere ev sahibi yapmış ve o ev sahipliğinin izi hiç silinmemiş o şehrin dokusundan…Öyle bir şehir var mı ? diye düşünebilirsiniz hemen. Çok haklısınız gerçekten. Tarihi dokuyu korumak çok zor bir iş olsa da Sivas bunu başarmış bir şehir.

Ve bu başarım gözle görülür bir şekilde, şehrin en güzel yerinde yani tam merkezinde ziyaretçilere kapısını açmış, görülmeyi bekliyor. Daha şehre girer girmez sizi Sivas Kalesi, Kale Cami ve Kongre Müzesi (Eski Sivas Lisesi) karşılıyor. Osmanlı Dönemi’nin en güzel camilerinden biri olan Kale Cami III. Murat Han’ın veziri Mahmud Paşa tarafından yaptırılmıştır. Bu eser tek kubbe ile örtülmüştür. Kubbeye geçişler dışarıdan 12 gentambur ve üzerinde 16 gen kasnak ile sağlanan bu caminin iki tarafında bulunan iki taş (oyuk olan yitik taşı) o dönemde yardımlaşmanın ne kadar önemli olduğunu bize göstermektedir. O dönemde ihtiyacı olan kişiler için varlık sahipleri bu taşlara sadaka vs… bırakır, ihtiyacı olanlar ise bu taşların içinden kendi ihtiyacı kadarını alırmış. Gerçekten de harika bir yardımlaşma örneği ..

Bizi karşılayan ikinci yapı olan Kongre Müzesi (Eski Sivas Lisesi) şehre istasyon caddesinden girerken hemen sol kolunuzun üzerinde bütün ihtişamı ile adeta selamlıyor sizi. Cumhuriyetimizin tarihinde önemli bir misyona sahip olan bu yapı Sivas Kongresi’ne (4-11 Eylül) ev sahipliği yapmıştır. Sivas Müzesi 1990 tarihinden itibaren ”Sivas Atatürk-Kongre ve Etnografya Müzesi” olarak düzenlenen bu binada ziyaretçilerine hizmet vermeye devam etmektedir. Dikdörtgen planlı iki katlı olan bu yapı esas olarak 1892 yılında Mülki İdadi olarak yaptırılmıştır.

Sivas Kalesi ise yapım tarihi hâlâ bilinmeyen bir yapı olmasının yanı sıra   aşırı derecede tahrip olmuş ve kaleden günümüze hemen hemen hiç bir iz kalmamıştır. Kale taşları adeta yok olmuştur ancak Topraktepe üzerinde park olarak Sivas halkına hizmet vermektedir. Kale aşağı ve yukarı kale olmak üzere iki kısımdan oluşur. Kalenin üst kısmında çay bahçeleri ve düğün salonu vardır. Kale Roma, Bizans, Danişmend, Selçuklu, Kadı Burhaneddin Devleti ve Devlet-i Aliyye (Osmanlı Devleti) döneminde tamir edilmiştir.

Evet … Sıra geldi Gök Medrese’ye …Batı yönünde giriş kapısının yer aldığı ana portal üzerindeki kitabesinden anlaşıldığına göre 1271 yılında Sahip Ata Fahreddin Ali tarafından yaptırılmıştır. Taç kapısının yan sütunca başlıkları üzerinde karşılıklı olarak yazılı imzaya göre Gök medresenin mimarı Konyalı Kaluyan’dır. Gök Medrese açık avlulu dört eyvan şemasının uygulandığı iki katlı olduğu iddia edilen bir medresedir. Plastik sanatın şaheserlerinden olan taç kapıda mermer malzeme nedeniyle ışık gölge sistemi genel görünümünü etkilemektedir.

Ayrıca sırlı tuğla ve mavi çini işçilikli tuğla örgülü minarelerde taç kapıya daha da önem kazandırmaktadır. Cephenin solunda üç dilimli kemeri, iki satırlık kitabesi ve üç yönü dolaşan geometrik bordürüyle çeşmesi cepheyi daha hareketlendirmiştir. Bu hareketliliği sağ ve sol tarafta bezemeli pencereler ve bekitme kuleler tamamlamaktadır.

Medrese taç kapının üst iki köşesinde iç içe girmiş hayvan başları doldurmaktadır. Koç, domuz, aslan, yılan, ejder başlarının tanındığı bu kompozisyonda burç işaretlerinin kast edildiği iddia edilmektedir.

Minare kaidelerinden aşağı doğru inen mermer yüzeyde büyük boyutlarda geometrik, yazı ve bitkisel motifler simetrik durumda ve plastik görünümünde yapılmıştır. Medreseye girişte sağda mescidi bulunmaktadır. Ahşap minberi sonradan yapılmıştır. Mihrabın büyük bir kısmı günümüze kadar gelebilmiştir. çini ile kaplı olup üzerinde Ayet-el Kürsi yazılıdır.

Üçgenler ile kubbeye geçişin sağlandığı mescidin kubbesi ve etekleri de çini tezyinatlıdır. Girişin solundaki kare planlı kubbeli oda ise Dar-ül Hadis bölümüdür. ıç duvarları sıvanmıştır. üzeri açık dikdörtgen planlı iç avlunun ortasında bir havuzu olması gerekir. Bugün yapının içinde bu havuzun mermer taşları hala durmaktadır.  Anadolu’da bilinen en büyük Selçuklu havuzudur. 22 köşeli poligonil bir plana sahiptir. Avlunun kuzey ve güneyinde altı sütun üzerine inşa edilmiş bir revak kısmı bulunmaktadır. Bu revakların gerisinde küçük kapılardan hücrelere girilir. Doğu yönündeki ana eyvanı yıkılmış yerine mevcut taş ve kitabelerle bir duvar örülmüştür. Kuzey ve güneydeki yan eyvanların içi çini tezyinatla süslüdür. En güzel yanı şehir merkezinde ve gözünüzün daima önündedir. 🙂

Veee Şifaiye Medresesi …

Taç kapısı üzerinde yer alan kitabesinde Selçuklu Sultanı I. ızzettin Keykavus tarafından 1217 M. yılında inşa ettirildiği yazmaktadır. Anadolu’daki Selçuklu tıp sitelerinin ve hastanelerin en büyük boyutlusudur. Hastane 48×68 m. ölçülerinde olup üzeri açık, iç avlusu 22×32 m. ölçülerindedir. 1768 yılında çıkarılan bir fermanla medreseye çevrilmiş, I. Dünya Savaşı esnasında levazım ambarı olarak kullanılmıştır. Genç yaşta hastalanan ızzettin Kevkavus vasiyeti üzerine çok sevdiği Sivas’a yaptırdığı şifaiye’deki türbeye getirilerek 1220 yılında defnedilmiştir.

I. Izzettin Keykavus; bilgin, iyi huylu, şair bir insandı. Genç yaşta hastalanması sebebiyle tıbba ve hekimlere çok önem vermiştir. Babası III. Gıyasettin Keyhüsrev, hocası Mecdeddin Ishak, halası Gevher Nesibe, karısı Mengücekli Behram şah’ın kızı Selçuk Hatundur.

Binada taş ve tuğla malzeme karışık olarak kullanılmıştır. Selçuklu yapılarında olduğu gibi taç kapısı süslemelerine önem verilmiştir. Dışarı doğru taşıntılı taç kapı alınlığının sağında ve solunda aslan ve boğa kabartmaları yapılmıştır. Taç kapı da; pencere bordürlerinde, ana eyvan cephesinde Rumi tezyinata önem verilmiştir. Dikkatle incelendiğinde stilize çift başlı kartal ve kuş motifleri olduğu ortaya çıkar. Ana eyvanın sağında ay sembolünün içinde örgülü saçları olan bir hanım başı ve çevresinde kelime-i şahadet yazılıdır. Ana eyvanın solunda ise; bir güneş sembolü ve ortada bir erkek başı figürü yer almaktadır. Bugün bu figürler tanınmayacak haldedir. Gerek taç kapı cephesi, gerek pencereler, gerekse ana eyvan cephesi iç içe geçmiş yıldız biçiminde zarif motiflerle kaplıdır. Darüşşifa’nın güney eyvanı I. ızzettin Keykavus’a türbe olarak ayrılmış ve inşa edilmiştir. Türbe kare bir plana sahip olup ongen tuğla örgülü bir kasnağa sahip kubbe ile örtülü ve sivri külahlıdır. 1220 yılında vefat eden I. ızzettin Keykavus’un sandukasından başka, hanedanına mensup on iki mezar sandukası daha yer almaktadır. Türbe cephesi, Selçuklu sanatının zengin çini süslemelerine sahiptir. Süslemede geometrik geçmeler, yıldızlar, kufi yazılar, mavi, lacivert, firuze ve beyaz renkleri ile şifa hanenin en önemli bölümünü oluşturmaktadır.

Bu çini süslemeyi yapanın Ahmed Bekirül Marendi olduğu sağ pencere üzerindeki alınlıkta yazılıdır. üstteki büyük çini kabartma kitabede; “Biz geniş saraylardan dar kabirlere çıkarıldık. Malın mülkün bana fayda vermedi, saltanatım mahvoldu.” Fani dünyadan ahrete yolculuk günü 617 şevvalin dördü anlamına gelen bir yazı kuşağı yer almaktadır.

1220 tarihli en eski vakfiyeye de sahip olan ve dönemin tıp öğrenimi yapılması yanında hastane olarak hizmet veren şifaiye Medresesi Selçuklu döneminin şaheserlerinden birisidir.

alıntıdır.

Hamamcıoğlu Hamamı – Sivas

Sivas il merkezinde bulunan bu hamamın kitabesi günümüze gelememiş, vakıf kayıtlarında da yapımı ile ilgili bir bilgiye rastlanmamıştır. Yapı üslubundan XVI.yüzyılda yapıldığı sanılmaktadır. Kesme taştan dikdörtgen planlı olduğu, soğukluk, ılıklık ve sıcaklık bölümlerinden meydana geldiği anlaşılmaktadır. Hamam günümüzde harap bir durumdadır.

alıntıdır.

Sivas – Taş Hamam

Sivas il merkezinde Buruciye Medresesi’nin yanında bulunan bu hamam 1985 yılında çevre düzenlemesinin yapılması sırasında yıkılmıştır. Kesme taştan olan hamam soğukluk, ılıklık ve sıcaklık bölümlerinden meydana gelmiş dikdörtgen planlı idi. Sıcaklık ve soğukluğun üzeri pandantifli büyük kubbeler ile örtülüydü. Doğu-batı doğrultusunda uzanan hamamın, sıcaklığı dört eyvanlı ve dört köşe hücreli idi.

alıntıdır.

Sivas – Akıncılar İlçesi

Akıncılar Sivas İli’nin bir İlçesidir. İlk tarihi Romalılar ile başlar daha sonra 1071 yılı itibariyle Türkmen boylarının bölgeye yerleşimi hızlanır.

Coğrafi Konum: Bir kısmı Karadeniz Bölgesi toprakları içerisinde olan bu ilçenin doğusunda Gölova , Batısında Suşehri , güneyinde İmranlı, Kuzeyinde ise Giresun’a bağlı Şebinkarahisar ilçesi bulunmaktadır.

Bitki Örtüsü ve Yeryüzü Şekilleri: Bitki örtüsü bakımından zengin olan bu ilçede çam,gürgen,ardıç türünde ormanlar, geniş meralar ve çok sayıda ova bulunmaktadır.

İklim: İlçe hem karasal iklim hemde karadeniz iklimini bir arada yaşayan bir bölgede bulunmaktadır. Ancak yinede yaz ayları sıcak ve kurak, kış ayları soğuk ve kar yağışlıdır.

Ekonomi: İlçe ekonomisi büyük ölçüde tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. Elma ve kavun yetiştiriciliği oldukça fazladır. Özellikle Ezbider kavunuyla ünlü ilçede arpa, şekerpancarı, buğday gibi diğer tarım ürünleride yetiştirilmektedir.

alıntıdır.

Sivas – Altınyayla İlçesi

Altınyayla Sivas İli’nin bir ilçesidir. Eski adının Tonus olduğu Osmanlı Devleti tapu kayıtlarından anlaşılan Altınyayla Hitit,Roma,Selçuklu ve Osmanlı medeniyetleri zamanında önemli bir yerleşim merkezi olmuştur. Osmanlı zamanında ise Sivas Beylerbeyliği’ne bağlı bir sancak olan Tonus 1972 yılında Altınyayla adını almıştır.

Coğrafi Konum: Kuzey batısında Şarkışla, Kuzey Doğusunda Ulaş ve Sivas, Güney Doğusunda ise Kangal bulunmaktadır.

Bitki Örtüsü ve Yeryüzü Şekilleri: Arazisinin %70’i yayla %30’u dağlıktır. Karatonus dağı ve Tonus ovası, İncecik ve mergesen yaylası, yücekaya yaylası ilçe sınırları içinde bulunur.

İklim: İlçede karasal iklim hakimdir. Kışlar soğuk ve kar yağışlı, yazlar ise sıcak ve kurak geçer.

Ekonomi: Hayvancılık ilçede en önemli geçim kaynakları arasındadır. Herhangi bir gelir kaynağı teşkili olan tesis yada fabrikası bulunmayan bir ilçedir. Büyükbaş hayvanılığın ve koyunculuğun önemli olduğu ilçede sulanabilir arazilerde endüstri bitkilerinden patates ve şeker pancarı yetiştirilmektedir.

alıntıdır.

Sivas – Kangal Köpeği

Bir rivayete göre M.Ö. Asurlular ve Babilliler zamanında türediği, aslan ve kaplan gibi vahşi hayvanlara karşı korunmak, savaşlarda yararlanmak amacıyla büyük bir özenle yetiştirildiği anlatılmaktadır. Bu köpeğin çok rahat bir şekilde aslanı mağlup ettiği söylenmektedir. İkinci bir rivayete göre, Hint mihracesinin Osmanlı padişahına (Yavuz Sultan Selim veya 4. Murat’a) bir köpek hediye etmesiyle başlamaktadır. Sarayda bulunan ve aslanla boğuşan bu köpek aslanı öldürüyor. Böylece padişahın nazarında büyük bir ilgi görüyor. Osmanlı ordusu doğu seferine gelişinde Kangal Deliktaş dolaylarında köpeğin kaybolduğu ve bütün aramalara rağmen bulunamadığı, Kangaldaki köpeklerin bu köpeğin soyundan türediği rivayetler arasındadır. 17.Yüzyılda Evliya Çelebi Seyahatnamesinde aslan kadar kuvvetli olarak tarif ettiği bu köpeklerden bahsetmektedir. Osmanlı İmparatorluğu kurucularının bu köpeği beraberlerinde Anadolu’ya getirdikleri ve Osmanlının Avrupa’ya yayılmasıyla çoğu Avrupa Çoban Köpeğinin de bu ırktan türediği sanılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu dönemi arşivlerinde, Kangal köpeklerinden bahsedilmekte pedigrili yetiştiriciliği yapıldığı bahsedilmektedir. Kangal Çoban Köpeklerinin bu kadar eskilere dayanan tarihi geçmişten günümüze kadar irk özelliklerini bozmadan gelebilmesini, geçimini koyunculuktan sağlayan çiftçilerin en güvenilir dostu olmasına ve Dünya köpek ırkları arasında kurtlara karşı koyabilen tek köpek ırkı olmasına bağlanmaktadır. Kangal köpekleri en zor iklim ve çalışma şartlarında verilen görevi cani pahasına yerine getirirler. Bakım ve beslenme şartları diğer köpek ırklarına göre daha basit ve ekonomik olması Kangal ırkı köpek neslinin devamını sağlamıştır.

Dünyada emsali görülmemiş bir köpek türü olan Kangal Çoban köpekleri, Türkiye’de ve yabancı devletlerde haklı bir üne sahiptir. Özellikle İngiltere ve Amerika’da bu köpekleri sevenler tarafından dernekler kurulmuş, yarışmalar yapılmıştır. Ne acıdır ki yabancı devletlerin göstermiş oldukları ilgiyi, bizler maalesef son on-on beş yıldır göstermekteyiz. Kangal Çoban Köpekleri çok cesur, gayet hızlı ve çeviktirler. Kadın ve çocuklara karşı gayet muhlis, kötü niyetli kişilere karşı son derece caydırıcı bir silah olan Kangal köpekleri çok zeki, ön sezileri kuvvetli ve sahibine aşırı bağlıdırlar. Sahibi tarafından azarlandığı zaman suçlu bir çocuk gibi başını öne eğer,sahibinin gözlerine mahsun mahsun bakarak af edilmesini bekler. Hislerini yalnız hal, hareket, mimik ve jestlerle değil çıkardıkları çeşitli tonlardaki havlamalarla belli ederler. Kangal Çoban Köpekleri görevlerine çok sadıktırlar Şöyle ki; dağda sürüden ayrılan veya geride kalan koyunun başından günlerce aç ve susuz bekledikleri Kangal çiftçileri tarafından anlatılmaktadır. Kangal Çoban Köpeğine sahip çiftçilerin en büyük gurur kaynağı köpeklerinin kurt boğmalarıdır. Kurt boğan köpeğe sahip olmak onlar için bir ayrıcalık ve övünç kaynağıdır. Yüzyılların ihmaline rağmen ne ırk vasıflarından ne de yüksek ruh yapısından en ufak bir taviz vermemiştir. Kan asaletine çok bağlıdır. Doğuda serbest iken bile başka bir karnivorla çiftleşmesi mümkün değildir. 1975 yılında askeri amaçla eğitime alınmış ve asırlardır bu yönde eğitim gören köpek türlerinden çok daha yetenekli olduğunu kanıtlamıştır.

alıntıdır

Sivas – Zara Tödürge Gölü

Sivas-Erzurum karayolu üzerinde Sivas’a 50 Km uzaklıktadir. Mesire yeri olarak müsait olup, gölde kayıkla gezinti yapilabilir.Yukarı Kızılırmak havzasında yer alan çok hafif tuzlu bir göldür. Kıyıları sazlıklarla kaplı olan Gölün, doğusunda küçük bir ada olan Keşan Adası yer alır. Gölün güneydoğusunda, yaklaşık 30 ha.lık alan kaplayan bataklık ve gölcükler yer almaktadır. Alanda macar ördeği, kızıl boyunlu batağan, uzunbacak, turna ve sarı başlı kuyruksallayan kuluçkaya yatmaktadır.

Cumhuriyet Üniversitesi tarafından gölde su sporları yapılmaktadır ve gölün doğusunda Cumhuriyet Üniversitesi tesisleri bulunmaktadır. 10 km. uzunluğundaki gideğeni ile Kızılırmak’a bağlanır. Balık avlanabilir ve göl kenarında bir gazino vardır.

alıntıdır.